27 Kasım 2009 Cuma

"Cins-i Lâtif” in Kalemindeki Bireysel Düşten Toplumsal Gerçeğe Uzanan Yol"



“Düşler yazından önce gelir”
J. L. Borges


Giriş

Genel olarak, cemaatçi ve kapalı bir sosyal yapıya sahip olduğu düşünülen Osmanlı dünyasında, tek tek bireyler ve hatta onların rüyaları üzerinden toplumsal kimliklere dair ipuçlarına ulaşmak mümkün müdür? Bu toplum gerçekten de sanıldığı kadar bireyselleşme algısından uzak ve büyük bir bütünün içinde yitip giden kişilikleri rehin tutan bir atmosferde mi var olmuştur? Bütün bunlara yanıt ararken, tarihi tersten kurup; önemsiz (!) metinlerin (mektup, hatırat, günlük…) rehberliğine başvurmak, hâsılı genel bir yargıyla 19. yüzyıla kadar mevcudiyetinden dahi şüphe edilen kişisel yazılara yönelmek isabetli olacaktır.
Osmanlı toplumunda tarihe kaynaklık edebilecek, bireysel ve belki de otobiyografik olarak nitelendirebileceğimiz pek çok metne, 19. asırdan evvel de rastlamak mümkündür. Ancak Osmanlı edebiyatı ile ilgili çalışmalar, pek çok kez tecrit edilmiş bir şekilde yürüdüğünden, maalesef bu tür metinler sosyo-kültürel tarihten kopuk olarak ortaya konulmaktadırlar.[1] (Kafadar, 1989: 121-150).
İşte tarih ve edebiyat arasındaki, kimi vakit ihmal edilen, söz konusu ilişkiye küçük bir katkı sağlamayı amaçlayan bu çalışmada, Cemal Kafadar’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi yazmaları arasından çekip çıkardığı, 17. yüzyılda yaşamış mistik bir kadının, Asiye Hatun’un kimliği ve dolayısıyla yaşadığı devrin sosyo-kültürel izleri anlamlandırılmaya; onun gelgeç bir edayla, şeyhini muhatap alarak yazdığı rüya mektupları tahlil edilmeye çalışılacaktır.[2] Günümüzden yaklaşık dört asır evvel yaşamış bir kadının kaleminden çıkan söz konusu mektup silsilesinin; otobiyografi yazın tarihinde yeterince olgunlaşmamış bir örnek olarak kabul edilebilirliği ya da toplumsal özyaşama dair ipucu olabilme potansiyeli irdelenecektir. Bu minvalde, bu çalışmanın nihai gayesi, Asiye Hatun’un tasavvuf yolunda ilerlerken kendi benliğine ve şeyhine yönelik çelişkileri, arzu ve ikrarları doğrultusunda bir Osmanlı kadınının öz kimliğini nasıl ortaya koyduğunu ve/veya kurguladığını anlamaya çalışmaktır.

1. Metnin Ketumluğu ve Mahremi Anlama Yöntemi

İlk olarak, Asiye Hatun’un bu mektupları kaleme aldığı tarih (1641-43) ile mektupların istinsah edilişi, kopyalanışı (1702) arasındaki takribi altmış senelik fark, metnin esasından herhangi bir kayıp olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir. Müstensihin (ya da müstensihanın), kopya edenin kimliği bilinmemekle birlikte, son derece kişisel olan bu evrak-ı metrukeyi nereden edindiği, nasıl ve neden çoğaltmak istediği de ayrı bir bilinmezliktir.[3]
Metnin başında müstensihin sahh(a)[4] yazarak mektupların kendi elinden çıkan kopyasına itibar edilmesi için gösterdiği arzuyu da burada belirtmek gerekir. Gerçi bu ibare, istinsah edilen her metne bir yazı geleneği olarak konuluyor muydu, yoksa müstensihin tercihine mi bağlıydı, bunu bilemiyoruz. Üstelik söz konusu metin ne derece ve neye göre resmi olarak kabul edilebilir? Bu da ayrı bir mevzudur; çünkü Osmanlı diplomatiğinde kadıların noter gibi çalışarak asıllarından kopya ettikleri ferman, berat gibi resmi metinlere, tıbku aslıhi’ş-şerîfî-hâkanî gibi bazı ibareler koyduklarını biliyoruz (Kütükoğlu 368). Fakat yine de mektupların içerik ya da biçem olarak herhangi bir düzeltmeden geçip geçmediğini saptamak güçtür. Ancak burada (bu çalışmanın da merkezinde olarak) önemli olan, metni değişmemiş ya da en kötü ihtimalle çok az değiştirilmiş kabul etsek bile, böyle bir yazı silsilesinin bir kadının bizzat kişisel algılarının tezahürü olmasıdır.
Söz konusu mektupların nasıl ve ne kadar otobiyografik[5] sayılabileceği meselesi tartışmaya açık olmakla birlikte, gerçek birer tarihsel kaynak olduklarına şüphe yoktur. Günlük, anı ve mektup gibi, gerçek (olduğu düşünülen) hayatlardan doğan yazıların tarihi güvenilirliğini sorgulamak tarihçilerin elzemidir. Öte yandan, bu tür metinler yalnızca birer “edebi” yapıt olarak ele alınacaklarsa ve metnin biricikliği/başkaca etkilerin üzerinde ve ötesinde kabul edilmeleri ile sınırlandırılacaklarsa, hakikilik kaygısı gütmeye lüzum olmayacaktır. Bu nokta da “tarihsel özne” ile “anlatıcı ben” arasında doğrudan bir bağ aramanın ya da bu bağın kurgusal olup olmadığını tespit etmenin manası yoktur.[6] Ancak burada muhakkak belirtilmesi gereken durum şudur ki tarih ve edebiyat arasında var olan, olması gereken ilişki açısından, bu çalışmada incelenen mektuplardan yola çıkarak, Asiye Hatun’un gerçekten yaşayıp yaşamadığının ya da mektuplardaki sosyo-kültürel unsurların görmezden gelinmesi mümkün olamaz; kronotopik bir endişe ile metni analiz etmek kaçınılmaz hale gelir. Fakat elbette, “otobiyografik ben”in her zaman “tarihi ben” olamayacağını da akılda tutmak gerekir.
Otobiyografi yazmanın mantıksal düzleminde ele alındığında, Asiye Hatun’un mektupları son derece ketum ve mahrem metinlerdir. Zira erkek ya da kadın olsun, özyaşam hikâyesini kaleme alan bir kimsenin muhatapları sayısızdır ve yazar açısından çoğu kez bir sınırlama temayülü yoktur. Otobiyografik bir metinde, yazarın, hem tarihsel hem de edebi özne olarak kendisini ortaya koyduğuna, en azından bu doğrultuda bir çabaya şahit olunabilir. Oysaki merkezde tek bir kimseyi (şeyhi) muhatap alan Asiye Hatun’un mektupları, metne bakan ikinci gözlere mistik ve alegorik bir perde çekmiştir.[7] İşte bu perdeyi kaldırmanın ya da az da olsa aralayabilmenin yolu, söz konusu mektupları, farklı sahalardan bakarak (din-tasavvuf, cinsiyet-kadın, psikanaliz, edebiyat ve tarih gibi) ve bu sahaları birbirleri içinde ilişkilendirerek anlamaktır.
Mektuplardaki rüya olgusunun tasavvuf felsefesi ya da psikanalitik edebiyat kuramı açısından[8] da pek çok şey çağrıştırdığı kuşkusuzdur. Mamafih bu açılımlar ışığında mektuplara tasavvuf çerçevesinde de bir nebze yaklaşılacaksa da, bu çalışmanın eksenindeki temellendirme; cinsiyet, toplum, kültürel geçmiş ve gelenek arasındaki ilişkilerin edebiyat ve tarih merkezli bağlarını, kadın tarihi (ya da feminist tarihçilik)[9] rotasında idrak etmeye çalışmaktan ibarettir. Bu hususta, şunu muhakkak belirtmek gerekir ki, bir metni salt feminist bakışla ele almanın, pek çok toplumsal imgeyi kaçırma riski taşıması dolayısıyla, bu çalışmada karşılaşılacak feminist bakış, analiz edilen metnin tamamına uygulanabilir mahiyette düşünülmemelidir.
Kadın tarihi çalışmalarında karşılaşılan teorik sorunsallardan biri, cinsiyet olgusunun sosyal tarih içinde mi yoksa ondan bağımsız, münferit bir mesele olarak mı algılanması gerektiğidir. Bu alandaki çalışmasıyla bilinen Joan Wallach Scott, “sosyal tarih” ve “her-story”[10] bağlamında iki ayrı bakış açısından söz etmektedir. Bu doğrultuda sosyal tarih, toplumsal cinsiyet (gender) olgusunu kendi içinde, ayrı olarak çalışılması gerekmeyen; cinslerin bütünleşmesini destekleyen (integrationist) bir alan olarak görür.[11] Diğer taraftan “her-story”, yani feminist diyebileceğimiz yaklaşım, toplumsal cinsiyetin kadın ve erkek tarihi olarak iki farklı mecrada ele alınabileceğini varsayar, fakat bunun tarihsel olarak nasıl işletilebileceğinden bahsetmez (Scott 22).
Asiye Hatun’un mektupları açısından bakıldığında ise, yukarıdaki iki ayrı yaklaşımın da bu mektuplara tatbiki mümkün görünmektedir. Çünkü tasavvuf boyutuyla ele alındığında, aşk, kadın-erkek ilişkileri ve evlilik gibi kavramlar bambaşka anlamlar kazanır, dolayısıyla da bu kavramlar içinde cinsiyet algısı anlamını yitirir; ikilik ortadan kalkar.[12] O zaman da cinsler bütünleşir ve toplumsal cinsiyet mekanizması işlevselliğini kaybeder. Öte yandan, sosyal statü, ekonomik ve kültürel koşullar bakımından irdelenirse, Asiye Hatun’un bir kadın oluşu da önem kazanır ve işte bu durumda da toplumsal cinsiyet mekanizması ve feminist tarihçilik devreye girer.

2. Toplumsal Tarihin İnzivasına Münzevi Bir Edibenin Kaleminden Bakmak
(Devir, Yer, Konum ve Metin İlişkisi)

Sanatçının yapıtını meydana getirdiği sahanın siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısının esere ne kadar etki edebileceği meselesi, kuşku yoktur ki edebiyat eserleri için de göz önünde bulundurulması ve çözülmesi gereken bir düğümdür. Asiye Hatun’u bir sanatçı-yazar olarak takdim etmek her ne kadar iddialı bir teşebbüs olsa da onu, münzevi bir edibe olarak tanımlamakta bir sakınca olmasa gerekir.
Bir kadının yazı yazma yetisini edinmekle büyücü olacağına; zîrâ bu yetinin onu gizli tılsımların muzır ağına düşürebileceğine ve fakat gerçekte, yazı yazabilme becerisinin kendisini aşk mektubu yazmaya körükleyeceği yolundaki toplumsal kanıya, butlan bir korkuya[13] inat, 17. yüzyılın Üsküp’ünde ısrarla (üstelik aşk mektubu kaleme alır gibi) yazı yazan bir kadındır Asiye Hatun. Kadın ve yazı(n) arasındaki ilişkiden bu derecede ürken bir toplumda, Asiye Hatun’a bu cesareti veren neydi?
Pek çok saik olmakla birlikte, mektupların yazıldığı coğrafyanın, 17. yüzyıl Üsküp’ünün ilmi, idari ve ticari bakımdan ongun halinin ve geleneksel reform çağının (1566-1683) yeniden canlanma emarelerini taşıdığı IV. Murat devrinin (1623-40) bu cesarette etkili olduğu söylenebilir.[14] İlginçtir ki, Asiye Hatun’un bir kadın olarak yazmak cüretini taşıdığı bu devirde, her ne kadar gizil bir siyasi-sosyal çözülüş başlamışsa da, Osmanlı payitahtında da Kadınlar Saltanatı[15] denilen ve valide Mahpeyker Kösem Sultan’ın etkin olduğu bir siyasi arena yaşanmaktadır.
Asiye Hatun’un kişisel geçmişi, ailesi, günlük hayatı gibi konularda hemen hiçbir bilgi yoktur. Belki de bu yüzdendir ki bu kadını toplumsal tarih içinde konumlandırmanın tek yolu, doğrudan bu mektuplar üzerinden yürümektir. Bu mistik kadının kimliğine ilişkin tek bilgi, mektupların istinsahı esnasında risalenin başına müstensih tarafından konulan nottur:
“Bu risale, Üsküplü merhum Kadri Efendi’nin kızı Asiye Hatun hak yola girdiğinde, şeyhleri başka diyarda olduğu için rüyalarını mektupla iletmesi gerektiğinden…” (Kafadar, 1994: 51).
Yukarıda bahsi geçen Kadri Efendi tacir de olabilir, âlim de… Bunu saptamak mümkün değildir elbette, ancak Asiye Hatun’un 17. yüzyıl gibi epeyce erken ve kadın-erkek ilişkilerinin gayet muhafazakâr olduğu bir toplumda, kalbine sevgisi düştüğü gerekçesiyle bir şeyhle aşinalık etmek istemesi ve üstelik bu durumu babasına anlatması, babanın da bir bahaneyle kızı için şeyhe adam göndermesi, dönemi itibariyle bakıldığında son derece mütecasir bir tavırdır:
“Bu halde gam ve hüzün içindeyken, Uziçe’de Şeyh Muslihüddin Efendi Hazretleri’nin sevgisi kalbime düştü. Ve günden güne artmaya başladı. Geçenlerde meseleyi babama açtım ve bir bahane ile adam gönderdik. Aşinalık olması için…” (53).
Dolayısıyla, Asiye Hatun’un üst-orta sınıfa mensup ve belki de devri için ilerici sayılabilecek bir babanın kızı olduğu kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca, Asiye Hatun’un mensubu olduğu Halvetîye[16] tarikatının “sünnî şeklini koruyan bir burjuvazi tarikatı” (Köprülü, 2003: 115,116) olduğunu söyleyen Fuad Köprülü’nün iddiası da göz önüne alınırsa, bu kadının içinde bulunduğu sosyal yapı biraz daha netleşecektir.
Öte yandan, söz konusu şeyhin sevgisinin Asiye Hatun’un gönlüne nasıl düştüğü de başka bir muammadır. Kafadar bu durumu şeyhin karizması, yakışıklılığı ile sağlanan etkiye bağlar (Kafadar, 1992: 173). Bu etkinin Asiye Hatun üzerindeki tesirini kabul etmekle birlikte, 17. yüzyıl Osmanlı dünyasındaki Halvetî tarikatının müritleri arasındaki ilişkiler ve eğer varsa bunların propaganda faaliyetlerinin de söz konusu toplumsal tesirler bakımından burada ayrıca incelenmesi gereken bir alan olduğunu zikretmek gerekir. Zîrâ Halil İnalcık, Halvetî şeyhi Şüccâ’nın Sultan III. Murat’a (1574-95) manevi danışmanlık yaptığını ve hatta yüksek bir makama erişmek isteyenlerin öncelikle onu ziyaret etmeleri gerekecek kadar da etkili biri olduğunu söyler (105). Bu durum bize, Asiye Hatun’dan yaklaşık yarım yüzyıl evvel de olsa, söz konusu tarikatın kamusal ve politik nüfuzu açısından manidar işaretler sunabilir. Dolayısıyla da hem Asiye Hatun’un hem de babasının böyle bir aşinalık arzusuna neden kapıldıklarını, meselenin tasavvuf boyutu haricinde bakılırsa, anlamlandırmak bir nebze mümkün olabilir.
Bunlara ilaveten, mektuplarda Asiye Hatun’un ilmî bilgisine ve dolayısıyla sosyal kimliğine ilişkin birkaç ipucuna rastlanabilir. Öncelikle, Asiye Hatun’un 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda bir kadın olarak okuyup yazabiliyor oluşu ve mektuplardaki üslûbu, onun kendi çapında bir entelektüel olduğuna en büyük delildir. Dahası, rüya mektuplarında Asiye Hatun’un şiir ve tefsir bilgisini ifşa eden satırlar da mevcuttur. Belli ki edebiyata aşinadır; yazdığı beyitle de bunu ortaya koyar:
“Hatta bir iki beyit okudum. Beyit: Evvel ü âhır vücudundur sebeb her devlete/el-meded ey destgîr-i evvelîn vü ahîrin/haşre tahsis itme sultânum şefâ’at-kârını/âlem-i dünyâda da ol destgîr-i âcizîn. Okuduğum beyit buydu. Sonra dilediğimce af ve merhamet dileyerek yalvardıktan sonra geldiğim yoldan yine dışarı evime çıktım.” (Kafadar, 1994: 69; Kafadar, 1992: 188, 189).

3. Asiye Hatun’un Mestur Dünyası: Tasavvuf, Yazın, Düş ve Gerçeklik

Asiye Hatun’un mektuplarının muhatabı, temelde Uziçeli Halvetî Şeyhi Muslihüddin Efendi olacaksa da, ilk mektubunu onun halifesine yazmıştır. Bu mektupta Asiye Hatun, eski şeyhi Üsküplü Şeyh Veli Dede’ye muhabbetinin sebepsiz yere nasıl zayıfladığını, bu durumdan ötürü duyduğu sıkıntıyı ve yeni şeyhine olan temayülünün boyutunu dile getirir (Kafadar, 1994: 51-56). Halifenin cevap mektubuyla eski şeyhten ayrılabilirlik icazetini alınca da yeni şeyhine rüyalarını yazarak göndermeye başlar. Hatta bu şeyhin ölümünden sonra dahi rüya mektuplarını onun oğluna, Hasan’a gönderecektir. Burada ilginç olan, Muslihüddin Efendi’nin vefat ettikten sonra dahi Hatun’un rüyalarına girerek tasavvuf yolundaki rehberliğine devam etmiş; yani Hatun için şeyhin varlığının ya da hayali kurgusunun sürmüş olmasıdır.
Söz konusu mektuplarda, sabık şeyhle yenisi arasında belirsiz bir rekabet olduğuna dair bazı emarelerle de karşılaşırız. Meselâ, yeni şeyhin halifesinin cevap mektubundaki şu sözler, bu ince yarışı sezdirir niteliktedir:
“Ve kendi şeyhiniz ile onların arasında büyük fark vardır (…) Şeyhiniz sizi bir noktaya kadar getirmiş. Ondan fazlası inşallah aziz (Muslihüddin Efendi) sayesinde gerçekleşecektir…” (Kafadar, 1994: 57, 59).[17]
İlaveten, Hatun’un kendi içinde-rüyalarında yarattığı rekabet de ilginçtir. Asiye Hatun’un eski şeyhinden ayrılarak yenisine bağlanışı bizzat kendi rüyasında meşru kılınır, hatta Hatun kendi iradesini yok sayarak bunu Muslihüddin Efendi’nin sözleriyle ortaya koyar:
“Yine bir kere beni gaflet aldı ve (şeyhin) hayali göründü: Buyurdu ki: Önce biz sana muhabbet eyledik. Veli Dede’nin elinden seni biz aldık. İraden elinde değil. Muhabbet bizden çıkıp sana naklolundu…” (Kafadar, 1994: 63).
İrade ve bağımsızlık anlamında üstteki durumla tezat teşkil eden bir hâl ise, Asiye Hatun’un halifeye yazdığı mektupta, “Ama yeni muhabbet kemendi boynuma bağlanmakla yine az biraz evvelki halime dönüş oluyor sanki…” (Kafadar, 1994: 53, 55) diyerek belki de ruhunun değişken yapısını ifşa etmesidir. Böylece o, bağlılık olgusu karşısındaki tereddüdünü ortaya koymuştur. Belki de gönül verdiği ruhani cemaat içinde birey olarak var olmanın tadını almak ister.[18] Ferdiyet bahsi açısından mektuplarda karşılaştığımız ilginç bir durum da Asiye Hatun’un yansıttığı çelişkili söylemdir. Kendisini zaman zaman bir hiç olarak gören ve şeyhinin gölgesinde, adeta onunla bütünleşen bu kadın, bir bakarsınız, kalbine gelen mağrurluk sebebiyle tereddüde kapılır. Mağrurdur, çünkü kendisini toplumsal yapı içinde olmak istediği yere koymuştur; şeyhin karısıdır ve eli öpülen bir zattır. Ayrıca, Hatun’un rüyasında şeyhinin sözüne kulak asmayışı ve sonrasında şeyh tarafından uyarılışı da gizli bir “ben”in göstergesi olabilir: “Nice kere uyku hali bastırıp aziz hazretleri belirip ‘hu’ ismini telkin etti. Nice kere böyle olmasına rağmen ben kulak asmayınca ‘bize kulak asmaz mısın? Üçüncü ismini sana tayin ettim.” (91).
Hatun’un şeyhle olan ilişkisine gelince, mektuplarda dile getirilen bağlılık vurgusunun neyi imâ ettiğini anlamak çok kolay olmasa gerekir. Asiye Hatun’un şeyhi için beslediği duyguların tinsel-tasavvufî bir aşka mı, yoksa hem ruhani hem de maddi öğeler içeren reel bir sevgiye mi delâlet ettiğini anlayabilmek için, yine metne dönmek yerinde olacaktır.
Asiye Hatun bir rüyasında, kendisine Uziçe’ye gitmesini ve şeyhin hatunu olmasını telkin eden bir erkek görür:
“Rüyada bir adam gördüm, bana: ‘Üsküp’le alâkanı kesip Uziçe’ye gitmen ve o azizin nikâhına girmen gerekir. Hatunu yoktur. Sen hatunu olup hizmet et. Nikâhtan sonra aranızda yakınlık olur, mübarek eliyle cismine dokunur ve ne kadar beden rahatsızlığın varsa gerek yüzeyde ve gerek içinde olsun hepsi geçer… Kalbin teslim olmuştur zaten, duyuların da onun hükmüne girsin (…)’ Onun bu sözü beni utandırdı. ‘Nasıl söz bu? Benim sevgim ruhanidir,’dedim. Yine o adam dedi ki: ‘Ama nikâhına girdikten sonra aranızda yakınlık olur, senin bedenine elini sürer, derdine deva, yarana şifa olur diyorum…’diye bana tembih etti.” (Kafadar, 1994: 61).
“Yine bir defa rüya âleminde gördüm ki efendi hazretleri beni sıkıca tutup kucakladı. Kendine doğru öyle bir sıktı ki bütün vücudum hamur gibi yoğruldu sandım…” (85, 87).
“Mübarek eteğini öptüm. Üç kere mübarek eliyle başımı sıvadı. ‘Şimdiden sonra sen benimsin,” diye buyurdu. Bu keyifle uyandım…” (67).
Bu cümlelerden anlaşıldığı üzere, Asiye Hatun tasavvuf mertebelerini aşmaya çabalarken bazı iç çelişkileri de yaşamaktadır. Şeyhine karşı hissettiklerinin tanımını aslında kendisi de yapamaz ve tereddüdünün göstergeleri rüyalarında vücut bulur. Hatun’un şeyhe kalben büyük bir temayülle bağlı olduğuna şüphe yoktur, ama bilinçaltında da maddi, cismanî bir ilişkinin varlığına rastlanır. Diğer taraftan, yani şeyhin (ama aslında yine Hatun’un) gözünden bakılırsa, Hatun’un şeyhe yorumlaması için gönderdiği rüyalarla bir şekilde kendi duygularının karşılığı olup olmadığını anlamaya çalıştığı sezilebilir. Belki de bu rüyalarla şeyhin tepkisini ölçmeye çalışmıştır. Örneğin Hatun’a rüyasında, “Sen bana ötekiler gibi değilsin. Muhabbet yalnız sende midir? Bil ki bizde on misli fazlası vardır,” ya da “Sen bilir misin benim nemsin? Gözümün nuru, sinemin servetisin,” (79, 81) diyerek adeta ilân-ı aşk eden şeyhin kendisine gönderilen bu mektupları okuduğunda bu gizemli kadının sevgisinden etkilenmemesi mümkün müdür? Şeyhin, “Sen ki benim sevenim ve sevilenim, isteyenim ve istenilenimsin” (99) sözleri de Asiye Hatun’un rüyalarında kurguladığı bu çok yönlü aşkta, bir tür mütekabiliyet olduğunu gösterir. Bu durumda da Asiye Hatun karşımıza, hem talip hem de matlup bir kişilik olarak çıkar.
Mektuplarda bahsi geçen tensel teması İslam mistisizminin simgesel anlatımı içinde yorumlamak; örneğin nikâh meselesini şeyh ve müridi arasındaki bağlılığın sembolü olarak da görmek olasıdır (Paşalı, 2007: 34-37).
Lâkin, Hatun’un mektuplarında gayet rahat sezilebilen kabahat işlemiş olmak duygusu, sürekli nefse karşı verilen mücadele ve ikircikli yaklaşım, bu mektuplara yalnızca tasavvuf penceresinden bakmayı imkansızlaştırır. Daha doğru bir ifadeyle bu mektuplarda, tasavvufta anlamını yitiren (yitirmesi icap eden) cinsiyet farklılığı yerine,[19] kadın kimliğiyle, hem de cinsel ve sosyal bir dişilik tasavvuruyla, bir kadın mutasavvıf adayı belirir.
Asiye Hatun’un mektuplarındaki bazı rüyaların hakikatte uyurken mi ya da uyku ile uyanıklık arasında bir ruh hali içinde mi görüldüğü meselesi de metnin Hatun tarafından kurgulanabilme ihtimalini bir kez daha hatırlatır. Hatun’un,
“Bayram günü tenhada kendi halimde duada iken kendimi kaybettim, aklım dağılmış…” “İç âlemimde efendi hazretlerini kalbimim gözüyle gördüm…” “Akşam namazını kılarken efendi hazretlerinin tasviri kalbime düştü, kalp gözüyle gördüm,” (Kafadar, 1994: 79, 85, 97).
demesi, uykudan ziyade, hayali ya da arzulanan bir anlatımı temellendirir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, sûfîlerin vâkıa dedikleri ve uyku ile uyanıklık arasında, gerçekte uyanıkken, görülen rüyayı kastettikleri tasavvufî bir deneyim de vardır. Mesnevî’de geçen, “Ama rüya nerede? Uyku nerede? Sûfînin huyu uyumadan rüya görmektir,” (Can 471) diyen satırlar, Asiye Hatun’un da uyanık ve adeta büyülü gerçekçilikle yansıttığı bir düşsel durumu ortaya koymuştur.
Hatun’un bilinçaltında hemcinslerine ve dolayısıyla toplumda kendi konumuna nasıl baktığını anlamaya çalışmadan evvel, rüya ve gerçeklik ile İslam tasavvufunda kadına bakış arasındaki ilişkiye kısaca değinmek gerekecektir. İslam kültürü içinde rüyanın önemli bir yeri vardır. Dinî olarak bakıldığında, rüya olgusuna, hakikati idrak etme ve gelecekten haber verme anlamında epeyce itibar edildiğini görmekteyiz. Kuran’ın Hira dağında peygambere bir rüya ile inmiş olabileceğinin ya da peygamberin bütün rüyalarının gerçekleştiğinin söylenmesi, İslam mistisizminde rüyanın gücüne olan inancı ortaya koyar (Hermansen 74).
Üstelik tarih içinde rüyanın yalnızca mistik anlamda değil, politika malzemesi olarak da kullanıldığını biliyoruz. Osman Gazi’nin siyasi erkini oluşturma çabası içindeyken, buna belki de dinî bir meşruiyet kazandırmak için devrin etkili ismi Şeyh Edebali’nin evinde misafirken gördüğü rüya, hem şeyhe damat, hem de diğer kabilelere karşı nüfuz sahibi olmasını sağlamıştır. (Köprülü, 2003: 45).
Peki rüyalar ne kadar ve neye göre hakikati yansıtabilir? Ya da Asiye Hatun’un rüyaları ne oranda toplumsal gerçekliğe yaslanmaktadır? Yûsuf suresinde yer alan, “… ‘ey babacığım, ben rüyamda on bir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm. Onları gördüm ki, bana secde ediyorlardı!’ … Babası, ‘ey yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar’…dedi” (Yazır 236-237)[20] şeklindeki 4. ve 5. ayetler ya da peygambere atfedilen şu sözler, “rüyalarınızı sadece bilgili ve sevdiğiniz kişilere anlatın,” (Hermansen 76), İslam kültüründe rüyaların yorumlanarak anlam kazandığına ve gerçeği ifade de önemli ipuçları sayıldıklarına işaret etmektedir.
Diğer taraftan, Cemal Kafadar’ın, çalışmasında bir dipnot ile belirttiği, ilgiye şayan bir durum ise, 17. yüzyılda (Abdülgani el-Nâbulusi tarafından) yazılmış bir rüya tabirnamesinde, “bir kimsenin hali sükûnetde ve kendisi huzur ve rahatta ve libâsa fâhir ve cedîd bulunur ise… onun rüyası sahih olur” şeklindeki yorumdur (Kafadar, 1992: 181).[21] Bu minvalde Asiye Hatun’un rüyalarına bakılacak olursa, onun ekonomik ve sosyal konumunun; yani ne oranda müreffeh bir yaşam sürdüğünün bilinmesi de önem kazanır. Önceki bölümlerde de ifade edildiği gibi, Asiye Hatun kuvvetle muhtemel olarak böyle gönenç bir yaşantı içindedir. Bu durumda da rüyalarındaki gerçeklik ihtimali, tabirnamenin ekseninden bakılırsa, artıyor demektir. İlgi çekici olansa, rüyaların sınıfsal bir ayrım merkezinde gerçeklik kazanıyor oluşudur. Rüyaların hakikati yansıtması ile ilgili eklenmesi gereken son bir husus da, kadınların noksan akıllı kabul edilmeleri dolayısıyla rüyalarındaki gerçeklik payının erkeklerinkinden daha düşük olduğuna inanılmasıdır (Schimmel 416).
Bir başka önemli mevzu ise, İslam mutasavvıflarının pek çoğunda karşılaştığımız, “dişi dünya” ve “aklı erkekle; nefsi kadınla sembolleştirme” eğiliminin Asiye Hatun’un mektuplarında da karşımıza çıkmasıdır. Uzun ömrü ve dünya sevgisini (dünya hayatına düşkünlüğü); dişleri dökülmüş, saçı süt rengine dönmüş, hâlâ koca hırsı olan, atlastan ve ipekten süslü elbiseler giyen ihtiyar bir kadınla sembolleştiren ya da “O yüksek mevkiden bir kadının hilesi ile rahim zindanına tıkıldım! Her şey kadın yüzünden oldu; yeryüzüne inişim de kadın yüzünden oldu! Ben ruh idim; nasıl oldu da bedene girdim, beden oldum” diye yazarak Yûsuf’u konuşturan Mevlâna ile Asiye Hatun’un şu rüyası arasındaki benzerlik, bir kadın olduğu halde onun bilinçaltına yerleşen “dişi dünya” yargısını yansıtması bakımından çok manidar görünür:
“Yine bir gece rüyamda gördüm ki birkaç berbat suratlı kadın. Gözleri kör… Kör kadından kalbime sıkıntı geldi. ‘Acaba kimdir’ diye düşünürken karı dedi ki: ‘İşte dünya benim. Bil ve öğren.’ Bunu öğrenince bana bir gazap geldi, karıya ciddi küfredip: ‘Bre mekkâre (hileci), tarrare (yankesici), bre veliler aldatıcı, şeker gösterip zehir içirici… yakınıma gelme’ diye tembih ederken o melûne bana ‘Eğer bana muhabbettin olmasa kırmızı atlastan hoşlanmazdın’ diye seslendi.”[22] (Can 426-427); (Schimmel 415-416); (Kafadar, 1994: 75).
Belli ki Asiye Hatun da bu dişi dünyanın çekiciliğine kapılmış, atlas kumaşlara bürünmüş; nefsine zaman zaman yenik düşmüştür. Dişi dünya, hemcinsini faka bastırmıştır!
Rüyalar vasıtasıyla Asiye Hatun’un çevresindeki kadınlar ve özellikle de şeyhinin karısı hakkında neler düşünmüş olabileceğini de tahmin etmek mümkün olabilir. Hatun, bir rüyasında Muslihüdin Efendi’nin karısını görür ve onu şöyle tarif eder: “… güzel yüzlü bir kadın, pek genç değil… oğullarının annesi…” (Kafadar 73). Üstelik bu kadın, Asiye Hatun’un kulağına eğilerek, şeyhin bol selam ve duasını da aktarır. Görüldüğü gibi, Hatun için şeyhin karısı, anne olmak dışında bir kadın kimliğiyle var olmanın çok ötesinde, şeyhle arasında bir aracı mahiyetindedir. Dahası, belki de bu rüya ile Asiye Hatun, şeyhle olan münasebetinde kadınsı duygular bakımından en büyük makamdan, şeyhin karısından onay almış ve ilişkiyi bir kez daha kendince meşrulaştırmış olur.
Kendisini pek çok kez şeyhle nikâhlanmış olarak gören Asiye Hatun, bir rüyasında da peygamberin karısı oluverir. Üstelik de gaipten gelen bir ses ona, peygamber hatunlarının başı olduğunu ve bundan böyle kendisinin elini öpeceklerini söyler:
“Bir keresinde de Perşembe gecesi rüyada gördüm ki hazret-i peygamber hazretlerinin nikahına girmişim, yani peygamber hazretleri hakikaten bana nikah edip hatunu olmuşum. Birisi bana dedi ki: ‘Bu zamanda peygamber hatunlarından başta sensin. Şimdiden sonra senin elini öperler.’ Kendi halime şaştım…” (95).
Bu rüyada göze çarpan, Asiye Hatun’un bir kadın olarak toplumsal yapıda terfi edişidir. O ana kadar hep şeyhten manevî anlamda kabullenme bekleyen Hatun’un, peygamberin karısı olması, belki de şeyhten bağımsız ve hatta ona nazire yapar derecede bir kendiliğindenliği ortaya koyar. Yine bir manevî hâmisi vardır; fakat şeyhin yerini, ondan daha makbul olan peygamberin imgesinin alması da manidardır.
Öte taraftan Saffet Murat Tuna, yaptığı psikanalitik yorumda, Hatun’un diğer kadınlar karşısında açıkça belli etmek istemediği bir üstünlük duygusunun olduğundan söz eder. Kişiliğine ilişkin olarak ise; aksi, nadan, soğuk ve kibirli, belki zaman zaman içine kapanık, mahcup şeklindeki zıtlıkları vurgular (Tuna 37).
Son olarak değinilebilecek bir nokta da, Asiye Hatun’un rüya mektuplarında karşılaşılan bıçak, hançer, kılıç, direk, ayna ve yılan gibi imgelerin tasavvuf ve psikanaliz boyutunda ne ifade ettiğidir. Daha ziyade cinsel içerikli olarak değerlendirilebilecek bu imgeler, rüya metinlerine tasavvufî olarak bakıldığında bambaşka anlamlara sahip olabilir. Belki de doğru olan, mektupların sunduğu imgelemi her iki açıdan da değerlendirmek; imgelerle mekân ve zaman bağlantısını da hesaba katmaktır.

Sonuç

Geçmişte yaşanan siyasi ya da sosyal pek çok kargaşanın gerisinde, insanlar için çeşitli sığınma limanları olmuştur. İşte bu limanlardan biri olan tasavvuf, İslam mistisizmi, yaklaşık 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunun tüm yaşam tarzına etki etmiştir. Temelde bir cemaat ruhu taşısa da tasavvuf dünyasında münferit bireyler olarak var olan birçok kimse, uzunca bir zaman kasten veya ihmal nedeniyle göz ardı edilmiştir.
Perde gerisinde kalanlardan biri olan Asiye Hatun ve onun samimi ikrarlarını içeren rüyaları, Cemal Kafadar sayesinde gün yüzüne çıkarılmış ve belki de böylece sosyal tarihimizdeki varlığı tartışılan bireysellik olgusu adına ufak da olsa bir pencere açılmıştır. Zira Asiye Hatun’un rüya mektupları, onun kadın kimliğini nasıl konumlandırdığına, irade ve bilinçaltı düzeyinde dünyayı nasıl algıladığına dair örtük belirtiler taşımaktadır. Bu mektupların tam bir otobiyografi olarak değerlendirilmesi, çok mümkün görünmemektedir. Zira, bir kadın ya da erkek tarafından yazılan otobiyografiden beklenen “geriye dönüklük (retrospektifsel yapı),” veya mümkün olduğunca çok “okunmak/bilinmek arzusu” Asiye Hatun’un mektuplarında belirgin değildir. Örneğin, Asiye Hatun’un mektupları yollarken eklediği şu sözler, bilinme/fark edilme ihtimali karşısındaki çekincelerini ortaya koyar: “… bu kağıtta yazılanlar son derece gizlidir, başka kimse bilmesin. Karşılığında bir cevap gelince, siz de güvenilir bir kimseyle fakire gönderin ve tembih edin ki bu fakirden başka kimsenin eline değmesin.” (Kafadar, 1994: 59). Unutmayalım ki Hatun’un tek muhatabı şeyhidir. Buna karşılık, mektuplardaki kişisel dilin ve kadın kimliğinin barizliği, okuyucunun zihninde kendi özelini paylaşan bir kalemin otobiyografik tadını bırakır. Söz konusu mektuplar her halükarda, 17. asrın dünyasını, çok sınırlı da olsa, bir kadının gözünden yansıtması bakımından anlamlıdır.
Aşk, evlilik, düş, gerçeklik, kadın ve erkek ilişkileri bağlamında yorumlanmaya çalışılan bu metinlerin, “cins-i lâtif”in duygu ve duyu dünyasındaki yansımaları, müşahhastan mücerrede ve oradan da bir anlamda kadın kimliğine ulaşan Asiye Hatun için, 1600’lerin ilk yarısında dahi bireysel bir farkındalığın olabildiğini ortaya koymuştur.


Kaynakça

Berktay, Fatmagül. Tarihin Cinsiyeti. İstanbul: Metis, 2003.

________. Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın. İstanbul: Metis, 2000.

Bird, Phyllis. “Images of Women in the Old Testament.” Religion and Sexism. Ed. Rosemary Radford Ruether. New York: Simon and Schuster, ?

Can, Şefik. Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi- 5. ve 6. C. İstanbul: Ötüken, 1999.

Demiralp, Oğuz. “Düşler Gerçeği Söyler.” Kitap-lık 108 (Eylül 2007): 76-79.

Demirci, Mehmet. “Mevlâna’nın Kadına Bakışı.” Kadın ve Tasavvuf-Konferanslar I. TÜRKKAD. İstanbul: Nefes, 2008.

Devellioğlu, Ferit. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Ankara: Aydın Kitabevi, 2004.

Eyüboğlu, İsmet Zeki. Tasavvuf –Tarikatlar-Mezhepler Tarihi. İstanbul: Der, 1997.

Ezli, Özkan. “Lejeune and Foucault or: A name with no identity.” Autobiographical Themes in Turkish Literature: Theoretical and Comperative Perspectives ed. Olcay Akyıldız, Halim Kara, Börte Sagaster. Würzburg: ?, 2007, 43-49.

Gürbilek, Nurdan. Kör Ayna, Kayıp Şark-Edebiyat ve Endişe. İstanbul: Metis, 2004.

Halid, Halil. Bir Türkün Ruznamesi ve İngiliz Siyaseti Üzerine Yazıları. çev. Refik Bürüngüz. İstanbul: Klasik, 2008.

Hermansen, Marcia. “Dreams and Dreaming in Islam.” A Reader on Religious, Cultural, and Psychological Dimensions of Dreaming ed. Kelly Bulkeley. New York: Palgrave, 2001.

İnalcık, Halil. Osmanlı İmparatorluğu ve Klâsik Çağ (1300-1600). çev. Ruşen Sezer. İstanbul: YKY, 2004.

Kafadar, Cemal. “Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri 1641-43.” Topkapı Sarayı Müzesi-Yıllık 5 (1992): 168-222.

________. Rüya Mektupları -Asiye Hatun. İstanbul: Oğlak, 1994.

________. “Self and Others: The Diary of a Dervish in Seventeenth Century Istanbul and First-Person Narratives in Ottoman Literature.” Studia Islamica, 69 (1989) : 121-150.

Köprülü, Fuad. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu. Ankara: Akçağ, 2003.

________. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Akçağ, 2003.

Kütükoğlu, Mübahat S. Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik). İstanbul: Kubbealtı, 1994.

Murphey, Rhoads. “Forms of Differentiation and Expression of Individuality in Ottoman Society.” Turcica, 34 (2002), 135-170.

Öngören, Reşat. Osmanlılarda Tasavvuf-Anadolu’da Sûfîler, Devlet ve Ulemâ (XVI. Yüzyıl). İstanbul: İz, 2003.

Paşalı, Melek. “Tasavvufta Rüya Dili ve Asiye Hatun’un Rüya Mektupları.” Keşkül 11 (Kış-2007): 34-37.

Peirce, Leslie P. Harem-i Hümayun/Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2002.

Schimmel, Annemarie. İslam’ın Mistik Boyutları. İstanbul: Kabalcı, 2001.

Scott, Joan Wallach. Gender and the Politics of History. New York: Columbia Univ. Press, 1988.

Shaw, Stanford. Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye I. İstanbul: E Yayınları, 1994.

Smith, Sidonie ve Watson, Julia. “Introduction: Situating Subjectivity in Women’s Autobiographical Practices.” Women, Autobiography, Theory: a reader. London: The University of Wisconsin Press, 1998, 3-51.

Tuna, Saffet Murat. Şeyh ve Arzu. İstanbul: Metis, 2002.

Uluçay, M. Çağatay. Padişahların Kadınları ve Kızları. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1992.

Yazır, Elmalılı Hamdi. Kuran-ı Kerim ve Yüce Meali. Sûre: 11, Ayet: 4-5. İstanbul: Merve, 2002.



[1]Cemal Kafadar’ın, Osmanlı yazınındaki bireysel vurgulu metin örneklerini ele aldığı makalesi, konuyu daha detaylı incelemek isteyenler için aydınlatıcıdır. Buna ilaveten, Osmanlı toplumundaki bireysellik ifadeleriyle ilgili mühim örnekler vermesi bakımından Rhoads Murphey’nin makalesi de burada anılmayı hak eder niteliktedir. (Murphey 135-170). Söz konusu makalelerin ve bu çalışmanın devamında gönderme yapılacak İngilizce metinlerin çeviri ve yorum sorumluluğu şahsıma aittir.
[2]Bu yazının temel malzemesini teşkil eden mektupların Latin harflerine transkripsiyonu yapılmış ve sadeleştirilmiş halleri için iki kaynaktan faydalanılmıştır: Cemal Kafadar, “Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri 1641-43,” Topkapı Sarayı Müzesi-Yıllık 5 (1992) : 168-222; Cemal Kafadar, Rüya Mektupları -Asiye Hatun, (İstanbul: Oğlak, 1994). Asiye Hatun’un mektuplarından yapılan alıntılar, tırnak içinde ve italik olarak gösterilmiştir.
[3]Cemal Kafadar’ın, Asiye Hatun ve metnin müstensihi arasında tasavvufi ya da tanışıklığa dair bir bağ olabilme ihtimaliyle ilgili yorumu için bkz. Kafadar, 1992: 171.
[4]Sahh(a): “Doğrudur, yanlışsızdır anlamında resmi yazılara konulan bir işaret.” Bkz. Devellioğlu, 2004: 911.
[5] Yazınsal ve münferit bir tür olarak “otobiyografi “veya diğer türlerin sıfatı olarak “otobiyografik”lik, kişinin (yazarın-anlatıcının) kendisini metnin merkezine konumlandırması ya da bunu ima etmesidir. Otobiyografi türü, George Mish’in de vurguladığı gibi, Batılı-beyaz erkeğin kendi başarısını ilan ettiği bir araçtır aslında. Kadın otobiyografilerine akademik ilginin artışı ise, özellikle 1980’lerde, ekonomik, politik, estetik ve hatta ticari kaygılarla açıklanmaktadır. Feminizm ve kadın tarihi araştırmaları açısından ise, bu tür metinler adeta “kültürel bir kazı” niteliği taşımıştır. (Smith ve Watson 4-8). Türk edebiyatı içinde, bilhassa kadın otobiyografilerinin çoğu, istisnalar olmakla birlikte, belli ideolojik temellere yaslanan, pek çok kez mahremi ve kişisel benliği (ki bu otobiyografide okuyucunun aradığı bir özelliktir) yansıtmaktan uzaktır. Söz konusu metinler, egemen erkeğin dilinden yazılmış gibidir. İşte tam da bu sebepten ötürü, Asiye Hatun’un mektupları önem arz eder. Çünkü yüzyıllar sonrasında yazan hemcinslerinde görülen tedirgin tavır, Asiye Hatun’da yoktur. Bu durum, Asiye Hatun’un mektuplarına tam manasıyla bir otobiyografi özelliği vermez, ancak otobiyografik emareler katar.
[6] Özkan Ezli’nin, Lejeune ve Foucault’nun otobiyografiye bakışlarını mukayeseli olarak tartıştığı makalesinde de (2007) dile getirdiği gibi, Lejeune açısından, “yazarın imzası-isminin varlığı” metnin içeriğinin garantisidir. Diğer taraftan, Foucault için, her otobiyografide ya da diğer türlerde “birden fazla bireysel ses” vardır. Asiye Hatun’un mektuplarına bu minvalde bakılırsa, yazarın (Hatun’un) yazınsal varlığının mektuplara kefil olma durumu, düş ve gerçekliğin iç içe geçmiş olması sebebiyle şüphelidir. Fakat yine de satır aralarında yakalan toplumsal izler, söz konusu yazar-metin kefaletini az da olsa ortaya koyar. Foucault’un belirttiği ses çeşitliliği ise, AsiyeHatun’da farklı kimlikler (kadın, mutasavvıf, eş gibi) olarak göze çarpar.
[7] Mektuplardan anlaşıldığına göre, onları şeyhe aktarmada aracılık eden bir hoca kadın da vardır. Asiye Hatun şeyhe olan ilgisini anlattığı ilk mektupta bu kadından , “başımla beraber dostum ve her konuda sırdaşımdır” şeklinde söz eder. Ancak, sırrını anlatırken de, “Allah’tan başka kimse bilmezdi. Şimdi zorunlu olarak hoca kadına açıldı,” diyerek bu sırdaşla bile paylaşmaktan imtina ettiği mektupların muhatabının artması karşısındaki kaygısını dile getirir. Diğer taraftan, mektuplarda sürekli gizliliğin vurgulanması da bunların muhatabını metnin kendi çerçevesi içinde epeyce sınırlamıştır. Alıntılar için bkz. (Kafadar, 1994: 55).
[8] Mektupları psikanalitik bir bakışla ele alan ve şeyh ile Hatun arasındaki münasebeti analist-terapist arasındaki ilişkiye benzeten Saffet Murat Tuna, söz konusu rüyaların şeyh tarafından onaylanma kaygısı ile görüldüğünü; üretildiğini söyler. Hatta rüyaların temelinde Asiye Hatun’un narsisizminin yattığını iddia eder. Bu iddia, Nurdan Gürbilek’in psikanalitik bakışları irdelerken ifade ettiği gibi, “edebiyat metnini bir semptom olarak gören ve semptomdan hareketle yazarı ya da yazarın geçmişinden hareketle semptomu yani metni analiz eden, ancak özünde yetersiz; esasa inemeyen bir yaklaşım”dır. Esasen Tuna’nın metne bakışı, kitabında da belirttiği gibi, bir düşünce oyunu mahiyetindedir. İşin edebî boyutu üzerinde hiç durulmamıştır. Ancak yorum ne olursa olsun, mektuplar salt birer psikanalitik emare gibi değil de, Gürbilek’in de en anlamlı yaklaşım olarak ortaya koyduğu gibi, okur-yazar ilişkisinin ve bu ilişkideki karşılıklı aktarımın analizi olarak görülmeye çalışılmalıdır. (Tuna 11-48; Gürbilek 113).
[9]Kavramın teorik ve yorumsal izahı için bkz. Berktay, 2003: 7-34.
[10] J. W. Scott bu bakış açısını şöyle açıklar: “Kadınları tarihsel özneler olarak kurmanın onlar hakkında bilgi toplayıp yazmakla mümkün olacağını iddia eden feminist söylem.” (18)
[11]Scott’un, cinslerin bütünleşmesinden kastı, sosyal grup ve cinsiyet farklılıklarının hesaba katılmaması, bir bütün olarak ele alınmasıdır. Scott’a göre bu yaklaşım, feminist tarihçilik açısından iki temel problem yaratır. İlk olarak, sosyal tarihin, tarihsel anlatının öznelerini, farklılığı yadsıyarak ele alışına şahit oluruz. Oysaki insanoğlunun çeşitliliğini tek bir evrensel figür ile temsil etmek mümkün değildir. Diğer sorun ise, insanlığın, ekonomik güçlerin bir işlevi ve toplumsal cinsiyet mekanizmasının da bunun bir ürünü olarak açıklanmasıdır. (22)
[12]Konuyla ilgili daha teferruatlı bir izah bu yazının ilerleyen bölümlerinde mevcuttur. Ancak Asiye Hatun’un rüya mektupları anlamlandırılırken “tasavvuftaki sembolik dilin göz ardı edildiğini” iddia eden ve Kafadar’ın yorumlarını eleştiren bir yaklaşım için bkz. (Paşalı 34-37).
[13] Osmanlı toplumunda (en azından 19. yüzyıla kadar) kadınların yazı yazabilmelerinin hoş karşılanmadığına ve söz konusu batıl inancın varlığına şahit olunan kaynaklardan biri, 1900’lerin başında otobiyografisini İngilizce olarak kaleme alan muhalif bir Osmanlı-Türk aydınının, Halil Halid’in The Diary of a Turk isimli kitabıdır. Bu özyaşam hikâyesinde annesi Refika Sıdıka Hanım’dan bahseden Halil Halid, onun, yaşadığı kasabanın en okumuş kadını olarak hemcinsleri arasında hayranlık uyandırdığını, ancak (belki de bu tür bir batıl kanaat nedeniyle) okuyabildiğini fakat yazamadığını söyler. Bu çalışma için eserin Türkçe çevirisi kullanılmıştır. Bkz. (Halid 11).
[14] Dönemin siyasi gelişmeleri hakkında Bkz. Shaw, 1994: 235-296.
[15] Bu konuyu enine boyuna tartışan ve bu alanda şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biri için bkz. Peirce, 2002. Ayrıca, M. Çağatay Uluçay’ın harem kadınları ile igili çalışmasına (1992) da göz atmak yararlı olacaktır.
[16] Halvetî, tek başına yaşayan, münzevi halde ibadet eden demektir. Tarikatın Osmanlı dünyasındaki gelişimi ile tasavvufî kaideleri ve ayrıca genel olarak Osmanlı toplumundaki tasavvuf cereyanının, İslam heterodoksisinin oluşumu hakkında şu çalışmalara göz atılabilir: (Eyüboğlu 187-205; Öngören 27-115; Köprülü, 2003).
[17] Belirtilen rekabet olgusuna dikkati çeken bir başka kaynak ise Eyüboğlu’dur. Halvetilik tarikatı içinde kırk kol olduğunu yazan Eyüboğlu, bu kollarda pek çok ozan, yazar ve bilginin de varlığına işaret eder. Ancak şeyhler arasında çoğu kez birlik olmadığını, hatta kimi şeyhlerin birbirine karşı duydukları kırgınlığın, öfkeye ve aşırı kınamaya dönüştüğünü belirtir. (204-205).
[18] Asiye Hatun ve eski şeyhi Veli Dede arasındaki manevi bağın tedricen azalışı ve yeni şeyhle yaşanan rabıtanın ardından da Hatun’da yeniden meydana gelen bağlılığa direniş temayülü, toplumsal olgular açısından da değerlendirilebilir. Halvetilik tarikatında şeyh ve mürid ilişkilerinin çok sıkı olmadığı yolundaki iddialar dikkate alınacak olursa, Asiye Hatun’un neden bu tür bir bağlılıktan imtina ettiği, ruhani bir teşekkülün reel yapılanmalarını çözümlemek açısından da anlamlı olabilir. Bu iddialardan biri, Cemal Kafadar’ın referans verdiği Prof. Frederic de Jong’a aittir. Ona göre, özellikle de Karabaşilik kolunda şeyh pasif bir durumdadır. (1992: 191). (Kafadar’ın referansı: “Khalwatiyya” The Encyclopaedia of Islam)
[19] Tasavvuf ve İslam kültürü üzerindeki önemli çalışmalarıyla bilinen Annemarie Schimmel, ilk Müslüman kadın veli olan Rabia’nın, “tam da kendi cinsinin sıradan temsilcilerinden farklı olduğu için övgüye değer ideal kadın imgesini biçimlendirmeye yardım ettiğini,” söyler. Çünkü tasavvuf geleneğinde, Hak yolunda er olan kadına artık kadın denmemesi, bir çeşit övgü biçimidir. (Schimmel 413). Oysa Asiye Hatun’un bir anlamda kendini yazdığı rüya mektuplarında bu ideal “er(leşmiş) kadın” imgesi tamamen yok olmuştur. Asiye Hatun bilakis tam bir kadın figürü olarak zuhur etmiştir.
[20] Sûre: 11, Ayet: 4-5.
[21] (30. dipnot)
[22] Mevlâna’nın ya da diğer İslam velilerinin kadına bakışıyla ilgili bir tümevarım yapmanın bu noktada pek de analitik bir yaklaşım olmayacağını da hatırlatmak gerekir. Zira dişi dünya algısının bu mutasavvıfların gözünde alegorik bir anlam ihtiva ettiğini unutmamak gerekir. Burada esasen vurgulanmak istenen, toplumsal cinsiyet geleneğinden İslam kültürünün ve hatta bizzat kadınların da nasıl etkilendiğidir. Ayrıca kadını lanetli görme eğilimi yalnızca İslam’a özgü değildir. Bu temayül başka kültürlerde de göze çarpar. Bkz. (Berktay, 2000).


*Bu çalışma, 13-16 Ekim 2009 IMWC'de bildiri olarak sunulmuş ve daha genişletilmiş olarak Kritik edebiyat eleştiri dergisinde (2009 Güz/Sayı4) yayımlanmıştır.

UNUTULMUŞ BİR OSMANLI AYDINI: EMİNE SEMİYE ve ONUN ETRAFINDA ŞEKİLLENEN METODOLOJİK ÇABA


Giriş

İnsanların belleğini kontrol etmek, onların dinamizmine nezaret etmekle aynı anlama geliyor.[1] Bilinmeyen ya da hatırlatılması uygun görülmeyen meseleleri bir toplumun zihninde görünür kılmak, pek çok düzenin taraftar olmayacağı bir girişimdir genellikle. Tarihin gerçek anlamda bir hafıza mezbelesi olup olmadığını tartışmak bir yana, onun pek çok şeyi derin bir kuyu misali sakladığı inkâr olunamaz bir hakikattir. Peki, bu mezbelenin içinde kadınların yeri var mıdır? Şüphe yok ki vardır; olmalıdır. Fakat maalesef, tarihçi Cemal Kafadar’ın da 1990’ların başında dile getirdiği gibi, “Özellikle 15 ile 18. yüzyıllar arasına yerleştirdiğimiz klasik devrin Osmanlı toplum tarihini, kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu, yani gerçek bir toplum gibi yazabilmek henüz imkânsız görünüyor (…) İktisadi ve sosyal hayata nasıl katıldıklarına dair bilgiler birikmekte, ama daha bir sentez çabasına ilham kaynağı olacak yoğunluğa henüz ulaşmadı.”[2]

Bu çalışmanın öncesindeki girişimlerle amaçlanan, Kafadar’ın yukarıdaki sözleriyle serzenişte bulunduğu sentez eksikliğine bir katkı sağlama cesareti göstermek asla değildir. Yazının nihai gayesi, Emine Semiye hakkında teferruatlı bir biyografik ya da monografik bilgi sunmak olamaz. Böyle bir teşebbüs, elbette ki çok daha detaylı ve uzun bir çabanın neticesi olmaya layıktır. Yazının öncesindeki süreçte, bir bitirme tezinin naif ama mütemayil çabaları bulunmaktadır. Bu süreçteki kademeleri kısaca özetlemek; yazının gayesini aktarmak ve sınırlarını çizmek açısından gerekli olacaktır:

Öncelikle, unutulmuş bir Osmanlı aydını olan Emine Semiye’nin, 19. ve 20. yüzyıllardaki muhtelif kadın dergilerinde yayımlanmış yazılarından yirmi iki tanesinin Latin harflerine çevrilmesi söz konusudur. Bu çeviriler titiz bir muhakemeye tâbi tutularak, bunların Osmanlı Kadın Hareketi üzerindeki rolü tartışılmıştır. Emine Semiye hakkında biyografik bilgi içeren kaynakların kısıtlı oluşu, daha sarih bir ifadeyle yokluğu ve tutarsızlığı, Emine Semiye’yi kendi yazıları üzerinden tanımanın gerekliliğini ortaya koymuştur.

Bu çalışmanın maksadı ise, Emine Semiye’yi ve yazılarını tarihsel kaynak olarak anlamlandırmak; sosyal bellek içine yerleştirmek, ama özellikle de söz konusu araştırma sürecinde karşılaşılan metodolojik güçlükleri ortaya koymaktır. Bu yapılırken Emine Semiye’nin kimliğinin saptanmasındaki tezatlıklar ve bilgilerin yitirilmesindeki olası sebepler üzerinde durulacaktır. Böylece, bu zorlukların etrafında şekillenen kadın konulu bir çalışmanın, bu tip çalışmalarda yaşanması muhtemel olan müşkülâtı nasıl aşabileceği kısaca tartışılacaktır.

1. Nasrettin Hoca’nın Karısı’ndan Ahmet Cevdet Paşa’nın Küçük Kızı’na
İsimsiz Cisimler; Kadınlar


“Beni bildiniz mi? Nereden bilecek tanıyacakmışız diyorsunuz?
Adımı söylesem de tanımazsınız ki… Kocama sormuşlar:
— Karının adı ne?
— Valla bilmiyorum.
— Hadi canım, insan karısının adını bilmez mi?
— Geçinmeye niyetim yok ki, adını bileyim.
Hah, işte bildiniz kim olduğumu. Nasrettin Hoca’nın karısı!
Geçinmeye niyetim yok ki… Gerçekten böyle demiş mi dememiş mi bilmem ya, altı yüzyıldır geçinip gidiyoruz işte.
(…)
Nasrettin Hoca’nın karısıyım dedim ya, adımı merak bile etmezsiniz artık. Öyledir, bizim toplumda kadınların adı yok gibidir. Hep falanın filanın karısıyız kızıyızdır. Bunu hocam kocama söyledim bir gün –ama inan olsun onu iğnelemek için değil- ayy, bir üzüldü bir üzüldü:
— Hanım, çok haklısın, dedi. Sana söz, bundan sonra kim benim adımı sorsa… Nasrettin Hoca’nın karısının kocasıyım, diyeceğim.”[3]

Güngör Dilmen’in, Eskiçağlılar-Osmanlılar-Cumhuriyetliler demetinde, kadınlık meselesini, son derece ince bir nazarla ele aldığı Ben, Anadolu adlı oyunundan bir alıntıydı yukarıdaki… Bu kısa diyalogda, kadınının ‘isimsiz’liğine bağlı ‘cisimsiz’liğine[4] tanık oluruz asırlar öncesinden… Nasrettin Hoca’nın yitik kimlikli karısının, bir erkeğin isminin gölgesinde yaşamaktan çektiği sıkıntının benzerini, 19. yüzyılda kalemiyle var olmaya çalışan, ‘Ahmet Cevdet Paşa’nın küçük kızı’[5] da çekiyor muydu acaba?

Cinslerin birer münferit fanus içinde, birbirinden kopuk ve izole yaşadığı bir toplumun[6] asırlara yayılmış ve kemikleşmiş geleneklerini kırmaya çalışmak, sıkıntıyı davet etmektir kuşkusuz… Elini taşın altına koyabilmiş, dişi kalemini erkek yazın dünyasında kılıca dönüştürmüş pek çok kadından biri olan Emine Semiye’yi ne kadar tanıyoruz? İşte, onun hakkında araştırma yapmak arzusunu duyduğumda ve naçizane buna giriştiğimde, Behçet Necatigil’in “O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı / Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları”[7] dizelerinde söylediği gibi, “kitaplarda ölmüş”[8]; unutulmuş bir aydınla karşı karşıyaydım. Daha doğrusu kulağımda, kayıp bir gölgenin satır aralarında kalmış sesi yankılanıyordu.

2. Mâlûm Dünyanın Nisyânındaki Kayıp Kimliğin Aranışı

Ölümünün üzerinden yaklaşık altmış beş yıl geçen (ki bu süre tarihsel perspektif açısından hiç de uzun değildir) Emine Semiye hakkında, yalnızca tek ve nispeten derli toplu denilebilecek bir kaynağın[9] yayımlanmış olması, hem şaşırtıcı hem de üzücüdür. Söz konusu kaynağın bu yazıya ve öncesindeki keşif sürecine pek çok katkısı olabilirdi. Fakat maalesef zamanın oyununa yenik düşüldü.

Şefika Kurnaz’ın uzun bir araştırma sergüzeşti sonrasında somutlaştırabildiği eserinin ihtiva ettiği bilgiler, bu yazının arkasındaki külliyatla büyük ölçüde örtüşmektedir. Dolayısıyla bu durum, bir kadına dair kaynakların irdelenmesinde hem avantaj hem de dezavantaja dönüşmüştür. Elde yeterli bilgi yokken, kopuk ve tutarsız kaynaklarla boğuşulmuş ve bir toparlama yapılmaya çalışılmıştır. Bu tasnif ve tanzimin ardından birdenbire geliveren söz konusu kitap, bu toparlamaya ek bir destek mahiyetinde kalabilmiştir. Bu çalışma (ve öncesindeki aşama) büyük ölçüde tamamlandıktan sonra, metoda ilişkin olarak dile getirilen problemler, daha ziyade Şefika Kurnaz’ın kitabı yayımlanmadan evvelki sürece ilişkindir. Çalışma için kitaba pek çok gönderme yapılmıştır. Fakat bu durum, daha evvel oluşturulan kaynakçaya daha yetkin ilaveler yapılmasına imkân verecek bir nitelikte değildir. Her ne kadar sosyal bilimler açısından, burada özellikle Emine Semiye’nin yazıları bağlamında, bir kaynağın kullanımı, araştırmacılar arasında kişisel farklılıkların ve yorumların varlığını gerekli kılsa da aynı konudaki ve fakat birbirinden habersiz çabaların ürünleri, sosyal belleğin belki de nasıl örtüldüğünü ortaya koyar.

Bu tür bir habersizliğin, kasıtlı olmayan ve koşullara bağlı kopukluğun dışında, ne yazık ki taammüden oluşturulmuş bir ‘kaynak sunma cimriliği’ de vardır. Bu nekes tavrın görüldüğü yerler yalnızca resmi ya da özel kurumlar değil, bizatihi araştırmacıların çalışmalarıdır. İşte belki de kadın belleğinin kaynak sıkıntısının en temel ve dramatik sebeplerinden biri de budur. Bilginin paylaşımı ve aktarımı hususunda gösterilen kısıtlayıcı tutum, söz konusu belleğe vurulan ketlerden biri olmuştur. Bunu aşmanın yolu, zamanın kısırdöngüsü içinde unutulmuş kişisel terekeyi; bilgi ve belgeyi tarihin sirkülasyonu içine salmak cömertliğini göstermektir. Bu safhada ilk görev, bilgiyi elinde tutana düşer. Eğilimlerinin dayattığı ketumluktan kurtulabilmeyi başaran her birey, söz konusu bilgiyi paylaşma ve / veya sunma sorumluluğunu da taşıyabilmelidir.

Kadın tarihinin incelenmesinde, en azından bu tür bir tarih telakkisinin oluşturulabilmesinde, kadın konulu kaynaklara ulaşılması ve bunların kullanımı; yorumlanması, Liz Stanley ve Sue Wise tarafından da ortaya konulduğu gibi, “deneyimin ışığında sürekli gözden geçirilen ve sadece özel kişiler olarak teorisyenlere açık olmayan”[10] bir sahada tatbik edilebilmelidir. Kadın konulu kaynaklara ulaşmada, belleği işlek ve aydınlık tutabilmenin yolu, onu, bir yandan akademik bir süzgeçle ele almak, öte taraftan da çoğu kez karşılaştığımız bilimsel asık suratlılıktan kurtarmaktır. Çünkü maalesef “feminist sosyal bilimciler kendilerini diğer kadınların deneyimlerinin üzerine ve üzerinde uzmanlar olarak konumlandırmışlardır.”[11] Bu durum feminist teoriyi ulaşılamaz ve ayrıksı bir hale getirmektedir ki böylece de gözlenenle gözleyen arasındaki ilişki onulmaz bir çıkmaza; sonuçsuzluğa dönüşür.

Bir araştırmacı için, hele ki İstanbul’un vakit kıskacında sıkışmış biri için, tarihsel bilgiyi birincil kaynaklar vasıtasıyla elde etmeye çalışmak, iğneyle kuyu kazmaktan daha güç olsa gerek. Zîrâ, erişilen membaının suyu bazen tatlı bazen de hiç umulmayacak kadar acı oluyor. Bundan başka, sizi çeşmeye götüren yollar geçit vermez ve yılankavi engellerle doluysa, üstelik bir de yıllardır tarihin belleğinde gömülü olan ama her şeyiyle capcanlı bir grubun; kadınların tarihini, bir kadın olarak anlamaya çalışıyorsanız, vay halinize…

3. Harekette Kadın, Kadında Hareket: Tarih

Osmanlı Kadın Hareketi[12], Türkiye’nin sosyo-kültürel tarihi ile biraz ilgili olanların haberdar oldukları düşünülen ya da umulan bir konudur. Burada uzun uzadıya bu hareketin oluşumu ve sorunsalları tartışılmayacaktır; fakat Emine Semiye’nin kaybolan kimliğinin nere(ler)de aranması gerektiğini konumlandırmak bakımından belli noktaları vurgulamak yararlıdır.

Osmanlı kadını dendiğinde, çoğu kez salt Osmanlı haremi çevresinde dolanan ve oryantalizme hapsolmuş bir bakışla karşılaşıyoruz.[13] Bu yapıyı Osmanlı sultanının yatak odası olmaktan öte, sosyal bir teşekkülün parçası olarak yorumlayabildiğimizde, saray dışındaki, belki de sokaktaki kadının tarihini inceleyebilmek yolunda bir aşama kaydedebileceğiz. Lâkin kadın tarihiyle ilgilenen araştırmacıları bu yolda ilerlemekten alıkoyan tek neden, bu önyargılı yaklaşım değildir. Çünkü kaynak belirleme, bulma ve yorumlama sorunsalı, hakkında çok az şey bilinen ya da hiçbir şey bilinmeyen kadınlar üzerinde çalışanlar için pek de bir anlam ifade etmemektedir.

Osmanlı-Türk kadınının klasik dönemdeki (1300-1600)[14] durumuna ilişkin bilgimizin önemli bir kısmını, Batılı erkek seyyahların seyahatnamelerinden ediniyor oluşumuz, kaynakların güvenilirliği açısından bir sorunsaldır. Fakat 13. ile 16. yüzyıllar arasında yaşamış Osmanlı kadını için söylenenler, hiç de göz ardı edilemez. Müslüman-Arap bir seyyah olan 14. yüzyılın ünlü ismi İbn-i Batuta, Orhan Gazi’nin (1324-1362) karısı Nilüfer Hatun’un, yabancı ziyaretçileri karşılamasının bir süreklilik içerdiğini yazar.[15]

Osmanlı kadınının geçmişine bu kısa parantezden sonra, tekrar kadın hareketinin temellerine dönersek, Osmanlı toplumunun sosyal yaşamındaki değişimlerde nelerin etkili olduğunu anlamak için, genel bir kabulle 19. yüzyılın ilk yarısında ivme kazandığı düşünülen Osmanlı-Türk Batılılaşması’ndan yola çıkmak isabetli olacaktır. 18. yüzyılın sonu itibariyle, özellikle askeri sahada vücut bulan teknik aktarımlar, büyük bir kültürel dönüşümün ilk adımlarıydı. Söz konusu değişim algısının gerçekte kimi ve ne kadar dönüştürdüğü ayrı bir mevzubahistir. Nevin Meriç’in çok isabetli olarak tespit ettiği gibi, belki de Osmanlı Batılılaşması’nın en sorunlu alanı kadın meselesi olmuştur.[16]

İkinci meşrutiyet sonrasında kadınların politik ve sosyal bir olgu olarak görülmeleri[17] meselesi ve fakat bu durumun, kadınların toplumdaki sosyal konumlarının iyileştirilmesini amaçlamaktan çok ataerkil statükoyu desteklemede bir araç olduğu iddiaları[18] da bir dereceye kadar haklıdır. Ancak, böyle bir yargıyı istisnasız kabullenmek, kadın hareketinin Osmanlı’dan günümüze uzanan kaynakları arasındaki bağlantıyı Cumhuriyet’in başlangıcıyla kesintiye uğratmak olacaktır. Sürecin Osmanlı matbuat hayatındaki etkileri, kadın hareketinin eğitim (kız okulları) ve dernekler dışındaki kolunu; kadın basınını meydana getirmesi bakımından anlamlıdır.[19]

Fanny Davis, kadın hareketinin hiçbir alanda edebiyattaki kadar başarılı olmadığını, Osmanlı’nın son dönemlerinde kadın yazarların artık erkeklere öykünme yeteneği ile ölçülmediğini ve böylece öykünmeciden sanatçı ve düşünüre dönüştüklerini söyler.[20] Büyük ölçüde de haklı sayılır. Zîrâ basın unsurunun taşıdığı etkinin farkına varıp da bunu kültürel bir silah olarak kullanabilen kadınlar, Osmanlı Kadın Hareketi içinde kadınların varoluş sürecine büyük bir katkıda bulunmuşlardır.

Özetle Osmanlı Kadın Hareketi, Batılı etkiler altında, ancak kendi işlev ve koşulları sayesinde şekillenmiş bir olgudur. Bu hareket, kendi geleneksel kökleriyle, özelde İslam’la olan bağını bir türlü koparamamıştır. Sonuç olarak da Osmanlı kadını, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘modern’ Cumhuriyet kadınına dönüşürken, kafasında ve yüreğinde çözemediği bir mirasla kültürel geçişini gerçekleştirmiştir. Ancak bu durum, bizleri bu kadınların neyi çözemediklerini anlamaya çalışmaktan ve dolayısıyla toplumsal bellekteki yerlerini saptamaktan alıkoyamaz.

4. Bir İsmin Peşine Düşmek

Emine Semiye’nin adını ilk kez duyanlar, onun genellikle ya babası Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) veyahut da ablası Fatma Aliye (1862-1936)[21] üzerinden tanımlandığına şahit olurlar. Böyle bir yola başvurmak, Emine Semiye’nin kişisel (kadın) kimliğini yok saymak değildir tabii ki… Nitekim o, garip bir çelişkiyle, adı Osmanlı siyasi ve kültürel tarihinde büyük bir yer işgal eden Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı ve kendisine oranla çok daha fazla bilinen bir başka kadın yazar olan Fatma Aliye’nin kız kardeşidir. Bu durum, Osmanlı sultanlarının karılarının ya da kızlarının pek çoğunun varlığından haberdar olunmamasıyla ilginç bir benzerlik gösterir. Ancak burada tuhaf olan, bir kadının isminin bir erkeğin gölgesinde kalması değil, kadının kadını gölgelemiş olmasıdır. Emine Semiye, ablasının ismi altında var olur yazın dünyasında… Bu durumda büyük olasılıkla herhangi bir kasıt yoktur. Fakat kadın belleğinin ne tür bir kilitle kapatıldığını saptamak açısından mühim görünmektedir. Emine Semiye’nin babasının ismini kullanışı, Şefika Kurnaz tarafından Emine Semiye’nin babasının hatırasına bağlılığını göstermesi ya da onun nüfuz ve itibarından yararlanma arzusu olarak yorumlanmaktadır.[22] Bu yorum çok pragmatik ve katı görünmekle birlikte haklılık payı olabilir. Fakat bu durum da, isminin önünde babasının adını kullanan devrin bütün kadın, hatta erkek yazarlarını ve onların kimliklerini görmezden gelmek olacaktır.

Emine Semiye hakkında biyografik araştırma yaparken; ismi, doğum tarihi ve hatta eğitim süreciyle ilgili pek çok çelişkili bilgiye rastladım. Nasıl olur da Osmanlı İmparatorluğu’na doğmuş ve ardından yirmi seneden fazla bir süre Cumhuriyet’in de vatandaşı olmuş bir kimsenin (hem de bu kişi pek çok siyasi ve sosyal aktivitenin içinde yer aldığı halde) sadece ismi bile koca bir belirsizlik bırakırdı ardında? Muhtemelen, bu sorunun cevabını bulabilmek, aslında kadın belleğinin kaynaksal sorunlarını da bir anlamda çözebilmektir.

İlk olarak ismi üzerindeki muamma ile başlamak doğru olacaktır. Kaynaklar Emine isminde çok büyük ölçüde örtüşüyor. Bu adın Emine Semiye’nin babaannesine ait olduğu bilgisini, Ahmet Cevdet Paşa’nın karısına yazdığı mektuptan öğreniyoruz.[23] Şefika Kurnaz bu bilgiyi Mübahat Kütükoğlu’na bağlar.[24] Ancak Kütükoğlu’nun kaynağını bilemiyoruz. Aynı kaynak, Cevdet Paşa’nın bazı mektuplarında Seniyye ismini kullandığını yazar.[25] Bu yitik kimlikli kadın, Şefika Kurnaz’ın da vurguladığı gibi, kendi yazılarında Emine Semiye adını kullanır.[26] Dolayısıyla, kişinin kendi tanımlamasının isim bahsinde esas kabul edilmesi gerekir.

Bir yazarın kimliğinin oluşumunda kendini nasıl tanımladığı, isimlendirdiği önemli bir husustur. Emine Semiye de pek çok yazısını devrin diğer yazar kadınları gibi, ve elbette henüz aile-soyadının kullanılmaması dolayısıyla, kendi ismi önüne babasının adını ekleyerek imzalamıştır.[27] Burada belirtilmesi gereken bir durum da Emine Semiye’nin yazın kariyerinin başında, 1896 gibi oldukça erken bir tarihte dahi kendi ismiyle (Emine Semiye veya Muharrire-i Mahsusa Emine Semiye olarak) imza atabilmiş olmasıdır.[28] Diğer taraftan, 1908’de yazdığı, “Muhterem Biraderimiz Cavit Beyefendi’ye” başlıklı yazısında ise, Hemşire-i Vicdanınız Emine Semiye imzasını kullanır.[29] Böylece, bir şekilde kendisine sosyal bir sıfat yüklemiş olur.

Öte yandan, devrin yalnızca kadın yazarları arasında değil, erkek yazarlarında da görülen nam-ı müstear kullanımı yaygın bir adettir. Emine Semiye’nin de ilk yazısını (ki bu, Hanımlara Mahsus Gazete’de, 14 Ekim 1896 tarihinde yayımlanan “Bir Mütehassısenin Tefekkürâtı” isimli öyküdür) Emine Vahide nam-ı müstearı ile imzaladığını görüyoruz. Ancak ilginçtir ki, bu çekingen tavrının gerekçesini altı ay sonra, 20 Ağustos 1896’da yazdığı yazısında izah eder. Belki de adeta bir aydında bulunması elzem olan tevazuyu açığa vurur: “Ceridemizin ibtidai intişarında asarlarını kemal-i mütala’a eylediğim şöhretli edibelerimiz arasına konulmaya kendimde iktidar göremediğim ve hâlbuki arzu-yı terakkiperveraneme de galebe edemediğim için (Emine Vahide) nam-ı puşide olarak evvela (Bir Mütehassısenin Tefekkürâtı) namı altındaki makaleyi sonra da hikayat-ı seliseyi tahrire cüret eylemiştim.”[30]

Emine Semiye’nin ismi çevresindeki tutarsızlık soyadıyla da devam eder. İki kaynakta Emine Semiye’nin soyadı Önasya olarak verilir.[31] Fakat bu kaynakların referansları da kendileri kadar çelişiktir maalesef… Şefika Kurnaz, Önasya soyadının verilmesi dolayısıyla, Emine Semiye’nin belki üçüncü bir evlilik yapmış olabileceği tahminini yürütür, ancak kesin yargıya varmaktan haklı olarak imtina eder.[32] Soyadıyla ilgili başka bir bulanıklık ise, Emine Semiye’nin Milli Kütüphane’de bulunan bazı eserlerinin künyesinde, yazar açıklamasının altında, Emine Semiye Yulârkıran ve Selânîklî Emine Semiye isimlerinin kullanılmış olmasıdır.[33] Yulârkıran isminin Emine Semiye’nin babasının dedesine (Yulârkıran Ahmet Ağa) ait olduğunu biliyoruz ya da daha temkinli bir ifadeyle, öyle olduğunu büyük ölçüde tahmin ediyoruz. Şefika Kurnaz bu bilgi için hiçbir kaynak göstermezken, Kadriye Kaymaz bazı referanslar vermiştir.[34] Bir kadının neden babasından gelen soyadını aldığı, bunda bir kasıt olup olmadığı Kadriye Kaymaz tarafından da tartışılmıştır.[35] Selânik meselesine gelince, Emine Semiye’nin Selânik’te, kız okullarında (Selânik Terakki Mektebi) öğretmenlik ve müfettişlik yaptığı biliniyor. Müfettişlik yaptığı tarihler de ancak kendi yazılarından çıkartılabiliyor. 1896 ve 1898 tarihli iki yazısında[36] söz konusu müfettişlik faaliyetinden bahseder. Bu yazının araştırma safhasında henüz Şefika Kurnaz’ın kitabı yayımlanmamış olduğundan, ulaşılamayan diğer yazılarındaki ipuçları gözden kaçmış olabilir.[37]

Doç. Dr. Ahmet Cihan, Ahmet Cevdet Paşa’nın Aile Mektupları isimli kitabında söz konusu mektupların transkripsiyonunu yaptığı bölümlerde, ısrarla Emine Sümeyye diye yazar.[38] Ahmet Cihan bu mektupları Osmanlıca asıllarından çevirirken, Semiye ismini Sümeyye olarak okumayı tercih etmiş olabilir, fakat ne yazık ki Osmanlıca sözlüklerde böyle bir kelimeye rastlayamayız; sadece Semiye (-sin, mim, ye, güzel he- Burada teknik imkânsızlıklar dolayısıyla sözcüğü Osmanlıca olarak veremiyorum) sözcüğü vardır.[39] Ahmet Cevdet Paşa’nın bizzat kendisinin, kızının adını Sümeyye olarak; -sin, vav, mim, ye, güzel he- harfleriyle, yanlış yazmış olabileceği ve Ahmet Cihan’ın da buna istinaden Sümeyye olarak okumuş olabileceği ihtimali de pek mantıklı görünmüyor. Çünkü Ahmet Cihan Emine Semiye’nin annesi Adviye Hanım tarafından yazılmış bir mektuptaki ismi de Sümeyye olarak okur.[40] Bu durumda Cevdet Paşa’nın yanlış yazma ihtimali çok zayıflar.

Emine Semiye’nin adının Emine Sümeyye olarak geçtiği ve doğumundan bahsedilen ilk mektup, 1 Mart 1864 (22 Ramazan 1280)[41] tarihlidir: “Kızın adı ‘Emine Sümeyye’ konulmuş, memnun oldum. Zîrâ pederimin Validesi ismi Emine idi. Ali Sedat’ın ismiyle büyük pederinin ismi ihya olunduğu gibi, bununla dahi büyük validemin ismi ihya olunmuş oluyor. Ali Sedat’ın ve Fatma Aliye’nin ve Emine Sümeyye’nin gözlerinden öperim…”[42] Burada kafamızı kurcalayan önemli eksikliklerden biri de Ahmet Cihan’ın kitabına mektupların Osmanlıca orijinallerini koymamış olmasıdır. Bundan ötürü de kimin, nerede ve ne kadar hataya düştüğünü saptamamız mümkün olamamaktadır.

Emine Semiye hakkındaki muamma yalnızca onun ismine ilişkin değildir. Emine Semiye’nin doğum tarihi de birbirine ters düşen (üstelik kendi içinde çelişen) kaynaklarda bir başka bilinmezlik teşkil eder. Var olan kaynaklarda geçen tarihler şöyledir: Mart 1864[43], 28 Mart 1866[44], 1868[45]. Doğum yılı olarak 1868’in daha çok kabul görüyor olması, muhtemelen bu kaynakların birbirlerini sorgulamadan alıntılama yapmış olmalarıyla ilgilidir. Emine Semiye’nin doğum tarihini saptayabilmek için elimizdeki en temel kaynak, babası Ahmet Cevdet Paşa’nın mektubundaki tarih olabilir (Mart 1864). Bunu Şefika Kurnaz da kabul eder.[46] Fakat kadın konulu bir kaynağa ulaşmaya çalışırken karşılaşılan metodolojik alandaki boşlukları göstermek açısından bazı müphem noktalara değinmeyi doğru buluyorum.

Şefika Kurnaz, Kasım 2008’de yayımlanan kitabında, Emine Semiye’nin doğum tarihi hakkındaki bilgiyi, Cevdet Paşa’nın mektubuna dayandırır ve 9 Şubat 1864 olarak verir. Fakat dayandığı kaynağın künyesini ve bunu nereden elde ettiğini söylemez.[47] Diğer bir taraftan, Şefika Kurnaz’ın 2007 yılında (kitap çıkmadan sadece bir yıl evvel) yayımlanan “Siyasal Tarihimizin İsimsiz Kahramanlarından İttihatçı Seniye Hanım” başlıklı bir yazısında, Emine Semiye’nin doğum tarihini 1868 olarak verdiğini görürüz.[48] Bu ikircikli durum, akla şu soruyu getirir: Acaba Şefika Kurnaz Ahmet Cevdet Paşa’nın kızının doğumu ile ilgili mektubundan sadece son bir yıldır mı haberdardır?

Benzer bir tarih saptama yanılgısına ya da iç çelişkisine, Osmanlı kadın tarihi ile ilgili çalışmasıyla tanıdığımız Fanny Davis de düşer. Emine Semiye’nin eğitimi hakkında Fanny Davis tarafından yazılan tarihsel bilgiler ile yine kendisinin verdiği doğum tarihi arasında bir çeşit imkânsızlık vardır. Fanny Davis’e göre, Emine Semiye Halep’te dersler alır ki burası aynı zamanda babasının resmi görevle -vali olarak- bulunacağı yerlerden biridir. Fakat Ahmet Cevdet Paşa’nın söz konusu memuriyeti, 12 Ocak 1866 ile Şubat 1868 tarihleri arasındadır. Fanny Davis’in Emine Semiye için verdiği doğum tarihi ise, 1868’dir. Bu koşullar altında bahsi geçen eğitimin gerçekleşmiş olması neredeyse imkânsızdır.[49] Hakikatte bu eğitimin gerçekleşmiş olduğunu, çok büyük bir olasılıkla, biliyoruz. Ancak mesele Emine Semiye’nin gerçekten Halep’te ve bahsedilen tarihlerde eğitim alıp almadığı değil, Fanny Davis’in çelişki konusunda Şefika Kurnaz’dan bir adım daha ileri giderek, aynı kaynak içinde tutarsızlığa düşmesidir. Buna mukabil, Emine Semiye’nin doğum tarihi ile ilgili bilgilerdeki çelişkileri de göz önünde bulundurmak gerekir elbette… Dolayısıyla Fanny Davis’in yanılgısı haklı görülebilir. Ancak doğru bilgi ne olursa olsun, Batılı bir araştırmacının kadın belleğine katkı yapmaya çalışırken kendi içinde tezat göstermiş olması göz ardı edilemez. Anlaşılıyor ki, kadın konulu biyografik kaynakları yorumlamak, en az onlara ulaşmış olmak kadar önemlidir.

Görüldüğü gibi, yıllarca matbuat dünyasında kalem oynatmış; siyasi ve kültürel anlamda son derece aktif bir kişinin salt gerçek ismine ve doğum tarihine ulaşabilmek bile ne kadar müşkül bir çaba gerektiriyor. Bu noktada aklımıza takılan soru, acaba bu karışık ve tutarsız durumun oluşumunda Emine Semiye’nin kadın oluşunun da az da olsa etkisi var mıdır? Tarihin hangi devrinde olursa olsun, kadınların pek çoğu kültürel özne olarak gün yüzüne çıkartılamıyor. Ya aklı temsil eden erkeğin ardılı bir destekleyici unsur veyahut da “genellikle asıl tarihe ek düzeyinde”[50] kalıyorlar. Bununla birlikte, ek düzeyinde olmaktan çıkarılıp esas unsura dönüştürülmeye çalışılanlar da mevcut kaynakların çelişkileri içinde birer tarihi yamaya benzetiliyorlar. Osmanlı toplumunun üst sınıfına mensup, pek çok bakımdan onlardan bir adım daha önde olabilme fırsatına sahip Emine Semiye gibi bir kadın aydın, 1944’teki ölümünün ardından bu kadar çabuk toplumsal belleğimizden silinebiliyorsa, kendisinden daha alt sınıflardaki hemcinslerinin içinde bulunduğu unutulma durumunun derecesini tahayyül etmek zor olmasa gerekir.

5. Ketum Bir Kaynak Olarak Siyasi Yaşam ve Unut(tur)ulmak

Kuşkusuz ki Emine Semiye, sadece devrinin kadınlarını harekete geçirmek, onları iyi birer anne, eş ve birey yapabilmek arzusu dışında, şaşılacak düzeyde aktivist bir siyasetçidir de… O, taraftarı olduğu siyasi teşekkülü, gerektiğinde eleştirme ve hatta terk ederek başkaca alternatifler arama cesaretini gösterecek kadar da gözü pek bir karakterdir. Dönemin diğer kadın aydınlarına göre çok daha radikaldir. Nüket Esen, Emine Semiye’nin geleneklerden uzak ve hatta onlara zıt bir yaşam tarzını tercih ettiğini söyler.[51]

Emine Semiye’yi politikaya ısındıran ve onun hürriyet konusundaki görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rolü bulunan kişi, 1375 ile 1912 yılları arasında bir Selânik sancağı olan Serez’de, Miralay olarak çalışan kocasının yanında bulunan Fransız bir kadın, Madam Veran’dır. Emine Semiye, kendisi ve arkadaşı Seniye Hanım üzerinde büyük bir etkisi olduğuna inandığı Madam Veran için sonradan şöyle yazacaktır: “Halka-i taassubdan kurtulamayarak senelerce müddet devam eden tahsil ve tetebbuatım revolüsyoner olmaklığıma kâfi değildi. Fakat Selânik’e, o mukaddes şehre adım attığım günden beri medeniyete yaklaşmış oldum. Üç buçuk senelik Serez hayatında ise, daima namını hürmetle yâd edeceğim bir kadın Madam Veran, bu fazıl ve âlim Fransız, benim faydasız kalan tahsil ve tetebbuatımı semere-dâr etti.”[52]

Biliyoruz ki Osmanlı kadınları Cumhuriyet dönemine kadar politik haklarını talep edemediler.[53] (Ancak burada hemen belirtmek gerekir ki Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri arasındaki bu mukayese, genel bir bakışla yansıtılmaktadır. Zîrâ, Cumhuriyetin kadınlara ne ölçüde ve hangi alanlarda açılımlar getirdiği ya da getiremediği sorunsalı ayrı bir meseledir.) Osmanlı- Türk kadınlarının politik alanda seslerini çıkarabilmelerinin ilk koşulu, sosyo-kültürel basamakları eğitim yoluyla aşabilmekti. Ancak Emine Semiye ve küçük bir grup kadın özgürlüğe giden yolda adeta birer devrimci gibi hareket edebilmişlerdir: “Madam Veran her ikimizi de teşci ediyor ve Paris’e her gidişinde bize memnu kitaplar getiriyordu. Bu suretle Paris’teki Jön Türk kardeşlerimizin ahvalinden haberdar oluyorduk. Bu uğurda ölmeye azmetmedik mi? dedi. Ben cevap vererek: - Bütün vicdanımızla dedim! -Biz de hamiyetli kardaşlarımızla beraber öleceğiz!”[54] İlginçtir ki Ömer Sami Coşar, onun İttihat ve Terakki Cemiyeti lehinde epeyce propaganda yaptığını ve meşrutiyetin ilan edildiği 24 Temmuz 1908 akşamı, Hürriyet meydanına elinde bir bayrakla gelip: “Yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet” diye bağıran ilk kişi olduğunu söyler.[55]

1908 yılındaki bir başka gelişme ise, Emine Semiye’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selânik’teki kadınlar koluna girişidir. Bu konuyla ilgili kaynaklarda yine çelişkili ifadelere rastlarız. Şefika Kurnaz’a göre, Emine Semiye kadınlar kolunun başkanlığını yapacaktır; çünkü arkadaşı Seniye Hanım bu görev için yeterli eğitime sahip değildir ve dolayısıyla ancak başkan yardımcısı olabilmiştir. Şefika Kurnaz’ın verdiği referans, Bernard Kaporal’ın referansı olan, Revue du Monde Musluman -Müslüman Dünyası Dergisi’dir.[56] Öte yandan Ömer Sami Coşar, Emine Semiye’nin söz konusu kadınlar kolunun başkan yardımcılığını yaptığını söyler.[57] Böyle bir konuda geride resmi bir evrak kalmamış olması bizi ikincil kaynakların yorumlarına bağlı kalmaya mahkûm etmiştir.

Siyasetçi bir babanın kızı olarak ve aldığı eğitimlerin bir neticesi bağlamında Emine Semiye’nin ülke meseleleri karşısında duyarsız ve pasif olmasını beklemek pek mantıklı bir bakış olamazdı zaten. Ancak onun İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları ile meşrutiyetin ilanından sonra yaşadığı küskünlük, haklı gerekçeler içerir.

Emine Semiye, Osmanlı kadınları için gelişim yolunu açabileceklerin yine kadınlar olduğunu düşünmektedir. 1908’de Mahasin gazetesinde yazdığı bir yazısında, Şükûfe Nihal’e şu nasihatları verir: “Şükûfe Nihâl Hanım kızım, tahsile olan iştiyâkınızı tebrikle beraber bunun husûlünü tamamıyla erkeklerden beklememenizi de âcizane ihtar ederim. Bakınız size bir şey anlatayım: Hümâmât-ı âliyesiyle vatanına pek büyük hidmetler etmiş ve hâlâ da etmekte bulunan müterakki ve mütemeddin bir zat-ı âli ilân-ı hürriyetten evvel vatanın tahlisine, hürriyetin istirdadına çalışıldığı zamanlarda bir gün kendisinden İslâm-ı nisvân için de bir hisse-i meşrûa talep etmiştim. O zat bize pek kavî teminat vermişti. İlk irticâiyyun vakasında unutulmuş olan hukukumuzun hiç olmazsa nisvânın müdafası suretinde icrâsını ihtâra lüzum gördüğümde bakınız o gayretperverden ne cevap almıştım: Biz hürriyeti kurtardık, kale-i taassubun henüz bir taşını kaldırabildik! Bekleyiniz, terakkiyât-ı nisvâniyyenin zamanı da gelecektir. Sizin gibi erbab-ı hamiyyet meyûs olmaz ve fûtur getirmeyerek çalışır. Bu cümleden de anlıyorsunuz ya! Bizim terakkimiz yine bizim himmetimize bırakılıyor. Ricalimizin bizi düşünmediklerini… İhtimal en sonra düşüneceklerini şimdiden bizler düşünelim de nisvân-ı atiyemizin âlem-i medeniyete yaraşacak halde yetişmelerini kadınlığın, insanlığın hukuk ve mezâyâsının hiçbirinden mahrumiyetini icab etmediğini anlayan kadınlarımızdan bekleyelim.”[58]

“Devr-i istibdâdda olduğu gibi ilân-ı hürriyetten sonra da ricalimiz bizi hiç düşünmedi! (Kadın) tezyinât-ı beytiyyelerini ikmâl eden süslü bir kukla olmak itibariyle müstakbel zevce veyahut valide olan benat-ı İslamiye’nin saz öğrenmesi, resim yapması kuklalıklarını yaldızlayacağından ebeveyn bunda biraz himmet gösteriyorlar ve insanlara hakiki meziyet-i bahş eden ulum-ı ciddiye talimine (kız oldukları için!) lüzum görmüyorlardı…”[59]

Emine Semiye’nin İttihat ve Terakki dönemindeki yaşamı gölgeli de olsa seçilebiliyor. Fakat Cumhuriyet dönemindeki hayatı bir muammadan ibarettir. Bu aktif kadının ölümü konusunda tek ve aynı zamanda yetersiz bilgiyi Taha Toros verir. O, Emine Semiye’nin 1944 yılında, Haseki hastanesinde öldüğünü söyler.[60] Bugün ne yazık ki Emine Semiye’nin mezarının bile nerede olduğunu bilemiyoruz. Türkiye’de bir kişinin, hele ki bu bir zamanlar egemen unsurlarla çatışmışsa, nüfus bilgilerine ulaşmak ve buradan yola çıkarak başkaca siyasi dokümanları saptamak, deveye hendek atlatmaktan daha meşakkatli bir süreç gerektiriyor.

Kısa ömürlü sayılmayacak politik bir yaşamı olmuş, düşüncelerini hem yazarak hem de gerektiğinde nutuk atarak dile getirebilmiş; kısacası topluma sözde değil gerçek anlamda mâl olmuş bir aydının, Emine Semiye’nin siyasi yaşamına dair doğru dürüst tek bir resmi belgenin bile kalmayışı anlamlı olamaz. Kendi ülkesinde bulamadığı gerçek özgürlüğü kaçtığı, sığındığı Paris’te aramaya çalışan politik bir kimlik yok olup gitmiştir sanki… Ne Osmanlı arşivinde ne de başka bir resmi kurumun arşivinde Emine Semiye’ye dair belgeye rastlayamayışımız, hem düşündürücü hem de üzücüdür. Aslında bu durum bize toplumsal hafızanın nasıl silindiğini açıkça anlatır. Onun unut(tur)uluşundaki nedenleri salt belge muhafaza hataları olarak sınırlamak, Emine Semiye’nin zaten perde ardında kalan geçmişine bir kat daha, kalın bir örtü örtmektir.

6. Kayıp Kimliğin Gizlendiği Yerler; Yazılar
ve Daha da Gizlenenler; Osmanlıca Yazılar


Osmanlı İmparatorluğu’na doğmuş bir gazeteci, romancı ve öykü yazarı… Kalemi Arap harfleriyle hemhâl olmuş, yazıp bildiği; geride bıraktığı da Osmanlı Türkçesi… En azından bir yabancı dil bildiği kuvvetle muhtemel olan Emine Semiye’nin ardından elimizde kalan kültürel mirasının tümü (en azından ulaşılabilenler) Osmanlıca metinlerden oluşuyor. Eğer yitik bir kimliğe ait biyografik bilgiye ulaşmak olanaksız görünüyorsa, o kimlik hakkında fikir yürütülebilecek en temel kaynak, eğer varsa ve ulaşma şansını da elde etmişseniz, yazınsal bırakıtlardır.

Toplumun edebi belleği taze tutulabildiği sürece, yani kültürel geçmişin izleri silinmediği müddetçe, Emine Semiye gibi yitirilmiş kimlikler de gün yüzüne çıkarılabilir. Lâkin araştırmacıları burada epeyce zor bir engel karşılamaktadır. Özellikle Cumhuriyet öncesinde meydana getirilmiş metinleri okuyabilmek, öncelikle Osmanlıca sorununu aşmakla mümkün görünüyor. Cumhuriyet’in çok kısa bir süre öncesine kadar reddettiği geçmiş içinde maalesef dil de vardı. Burada dil devriminin kültürel mirasımızda gedik açıp açmadığını tartşmayacağız, fakat bütün bir tarih safhasında olduğu gibi, kadın araştırmalarında da karşımıza çıkan dil engeli, bilhassa Cumhuriyet öncesi kadın tarihi üzerinde çalışanlar için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Emine Semiye’nin dünya görüşü, yaşadığı coğrafyaya ve çevresine bakışı, kadın meselesindeki görüşleri ve zaman zaman karşımıza çıkan ikircikli halleri hep yazılarında gizlidir. Dolayısıyla onun yazılarını analiz etmek, aslında bir bakıma kayıp kimliğini ortaya çıkarmak olacaktır. Emine Semiye’nin ardındaki metinlerde çocuk ve kadın eğitimi, moda, sanat, felsefe, tarih, feminizm ve elbette siyaset çok açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Emine Semiye “Etfâl Hakkında Elzem Olan Bazı Takayyüdât-ı Fenniyye” isimli yazısında, devrinin ihtiva ettiği muhafazakâr telakkilerden umulmayacak bir tavırla, neredeyse pozitivist denilebilecek bir bakış açısını yansıtır. Çocuk eğitiminde bugün bile pek çok ebeveynin haberdar olmadığı yöntemlere değinir. Onun yazısını okurken anlamlandırmakta zorlandığım ve Osmanlıcadan çevirirken itiraf edeyim ki şaşırdığım iki sözcük; fizyonomi ve fronoloji, 1896’da toplumu aydınlatma gayesiyle yazı yazan bir kadının dünya görüşü hakkında da ipuçları verir: “Etfâlin maddi ve manevi terbiyesine hâdim olan (fizyonomi) yani (ilm-i kıyâfet) ve (fronoloji) yani (mebhasü’l-kıhf) fenlerine her valide âşinâ olamayacağı için bu takayyüdât-ı fenniyye mâderden ziyâde pedere râci’ bir keyfiyet gibidir. Her pederin bu fenlere intisabı da tabiî mümkün olamayacağından ebeveyn-i hâzık bir tabibe bi’l-mürâcaa vazife-i mütekayyidânelerini ifâ edebiliyorlar.”[61]

Çocuk eğitiminde vurguladığı bir başka mesele de bugün de hâlâ tartıştığımız ezber sitemidir. Emine Semiye bu sisteme karşıdır ve düşüncelerini Fransa’dan bir örnek hikâye ile izah etmeye çalışır: “ (…) Çocuk her sene parlak imtihânlar vererek sınıfının behemehâl birinciliğini ihrâz eder (…) Mektepten çıkıp bir yere yerleşmek lazım gelince zavallı delikanlıyı hiç beğenen bulunmaz! Meğer muallimi çocuğun yalnız kuvve-i hâfızasına hidmet etmiş bu cihetle zekâ-yı tabiîsi sönüp bitmiş! Pederi bu halden fena sûrette mükedder olursa da çeh fayda! Oğlu ezbercilikten başka bir şey bilmiyor.”[62]

Buna ilave olarak, çocuk terbiyesinde eğlendirerek öğretmenin önemini vurgulaması, Emine Semiye’nin İsviçre’de ve Fransa’da aldığı psikoloji ve sosyoloji eğitiminin doğal bir sonucudur aslında. Çocuklar için çıkarılan bir gazetede (Çocuklara Mahsus Gazete) yazı yazmaya teşvik edilmelerinin gerekliliğini de şöyle anlatır: “Çocuklar için çıkacak cerideden de bütün etfâl-i vatanın mütenassıh ve mütenebbih olacakları ümîd olunur (…) Terbiye ve fazileti, pek gayret-âmîz hikâyât vasıtasıyla etfâle usanç vermeksizin öğretmek lâzımdır. Kırâât ettikleri şeyden çocuklara zerre kadar kelâl gelmemelidir (…) Çocuklar yalnız okumaya teşvik edilmeyip yazmaya da tergib olunmalıdır. Şiddet-i zekâya mâlik olan etfâle beyân-ı fikir ettirerek, bazen de yazdırılarak vücuda gelecek fıkra ve makalecikler gazetelerine derc olunursa tabîî gayretleri artar.”[63] Yalnızca birkaç on yıl evvel Avrupa’nın pek çok endüstri kentinde çocukların ne kadar ağır koşullar altında çalıştırılarak sömürüldüklerini düşünürsek, Emine Semiye’nin bu yaklaşımı son derece insani ve medenidir.

Emine Semiye’nin üzerinde durduğu bir diğer mesele ise, kadınların çalışma hayatı içinde var olmalarının gerekliliğidir. O, çalışmayı kadınlar için bir zorunluluk olarak görür. Ancak bunu sosyal statü ve sınıfsal ayrımla ortaya koyar: “İşte hemşerilerim! Terakki Mektebi’nden bahsederken tatvîl-i makale yol açmaktan maksad-ı hâkir-ânem, çalışmak lüzumunun herkes için mevcud olduğunu anlatmaktır. İhtimal ki çalışmaktan müstagnî olan nisvânımız, bu sözlerle makam-ı itirazda, çalışmak her kadına lâzım gelmediğini beyan etmek isterler. Fakat işin doğrusu akıllı bir hanıma her halde çalışmak elzemdir! Kibar nisvânımızdan bir hanım, eğer sabahtan akşama kadar eline bir kitap alıp oturmakla imrâr-ı vakit etse hanesinin nezâfet ve nizamı yolunda olabiliyor mu? (…) Demek ki nisvânın bir takımı umur-ı idarelerine nezaret etmek -orta hallisi, hanesi içinde hidmet etmek- fukarâsı da umur-ı beytiyyeden başka işlerle de uğraşmak mecburiyetindedirler.”[64]

Emine Semiye kadınların çalışması bahsinde bir adım daha ileri gider ve hükümetin kadınlara teşebbüs-i şahıs konusunda yardımcı olmasını ister: “Teşebbüs-i şahıs bahsine gelince: Mahkûm-ı sefalet olmuş bazı değerli kadınlar şurada, burada sürüneceğine mürüvvetmend hanımlar tarafından teşkil edilecek bir cemiyet-i iktisadiyenin yardımıyla küçük tacireler vücuda getirilmesi. Yetimlerine bir dest-gâh-ı ticaret kalmış zengin dul vasîyelerin il ellerine bırakacağı işin bizzat başında bulunmasına ve sair akl ü kifayeti müsellim (bâ- husûs) iffetperver hanımların arzu edecekleri emr-i ticarette serbest bırakılmalarına hükümetçe müsâ’ade edilmesi: cihetidir ‘Hazret-i Haticetü’l-Kübra bir tacire idi”[65]

İstanbul kadınlarıyla Selânik kadınlarını mukayese ettiği yazılarında İstanbul’un rehavete kapılmış havasını şu sözlerle eleştirir: ““Hülasa buranın nisvân-ı İslâmı malumatlı ve çalışkan olup mektepten çıkma hanım kızlar kâffe-i cihazını kendileri işleyip hazırladıkları gibi ev bark sahibi olduktan sonra da dikişlerini terzilere vermeyip kendileri biçip dikmektedirler. Onlara karşı bizlerin yani İstanbul hanımlarının tenperverliğinden doğrusu mahcup olmamak elden gelmiyor.”[66]

“Bura ahalisi ekseriye ticaretle meşgul olduklarından genç zevceler lüzum-ı takdirinde (eğer çocukları müteaddid olup birine sütnine tutmaya mecburiyet görünmüş ve bir hidmetçiye de ihtiyaç mes etmiş ise) aşcıyı savarak matbahlarına kendileri nezaret eylemekle bu yüzden olsun zevcelerinin masarifini taklîle say ediyorlar! İçlerinden daha fakir olanlar el işi dikiş gibi şeylerle çalışıp çabalıyor kazandıklarını irade-i beytiyyelerinesarf etmekle erkeklerine muavenet ediyorlar! Bunlar az meziyet midir? (…) Bizler yani İstanbul hanımları: Tembellikten başka kibir ve nahvete de mübtelayız! Eğer böyle olmasa idi çalışmaktan utanmazdık”[67]

Emine Semiye tarafından eleştirilen bir başka husus ise, Osmanlı kadınlarının örtünme meselesidir. Onun yazılarında çoğu kez İslâmi bir temelin izleri görülse de şu sözleri meseleye bakışını yansıtması bakımından manidardır: “Gayr-i Müslim vatandaş hanımların pek çoktan nail oldukları hürriyeti, meşru bir surette kazanarak küre-i arz üzerindeki mevcudiyetimizi ve hayat-ı beşeriyyedeki hakk-ı iştirakımızı tanıtmak istiyoruz. İslâmiyetin bize emrettiği tesettür, bugünkü münasebetsiz kapanmaklığımız değildir”[68]

“(…) ihtiyar halifeler ise meşhiyata hasr ettikleri genç ve güzel zevce ve cariyelerini ziyâde kıskandıklarından (kadınlık hukuk-ı tabiî’siyle beraber) harem namını alan süslü mahbuslarda tıkıla kalmışlardır. Artık kadınların o evvelki vakarlı güzellikleri (yetmiş kat cennet libası içinde görünen) hurilerin esirî tenleri gibi örtüldükçe garibanlaşmış… Ve bu garibanlıktan mütevellid nazlar işveler arasında (kadınlık fazileti) boğula boğula zevâle yüz tutmuş!!!”[69]

Emine Semiye, Osmanlı kadınının kendi iradesinin önemini her fırsatta vurgulamış fakat bazı kadınların cehaletini görmekten büyük üzüntü duymuştur. Diğer bir ifadeyle onun için kadınların karşısındaki muhalefet, yine kadınlarda gelmiştir: Kadınlarımızın hâlâ koyu cahil bir güruhu vardır ki temeddini, dinsizlik; terakkiyi açıklık tabirleriyle izhan-ı umumiyeyi taglît ederek saçtıkları zehr-i ezlâl ile Osmanlı bina-ı medeniyetini kurmak için işar-ı hayat eden gayretverânın semere-i himmetinde rahne açar ve bütün meşgulelerini teşkil eden dedikodularıyla minverü’l-efkâr-ı nisvânın ulu himmetlerindeki ziyâ-ı fazileti küsûfa uğratmaya çalışırlar. İşte bunlar meşrutiyet-i Osmaniyyemizin on iki günlük fazıle-i müessifesinde zehirli dillerini oynatarak ‘Selma ve Emine Semiye açacakları Frenk mektebiyle kızlarımızı gâvur edeceklermiş! Kulûb harab edilmiş, orada mektep kızlarına giydirilecek yığınlarla şapka bulunmuş!’ demekten de utanmadılar!”[70]

19. asrın, dönüşüm çağının doğal çelişkilerini taşıyan her entelektüelde görülen kaygılar, Emine Semiye’de de mevcuttur. Yaparak Zihnioğlu’na göre, Emine Semiye ve ablasının politik söylemlerinde hem Osmanlı olma hem de Batı dünyası karşısında İslâm medeniyetinin bir mensubu olma eğilimi görülür.[71] Onlar, terakkinin, Batılı teknolojinin destekçisidirler, ama geleneklerin yitimi İslâm kültürünün, dinin kaybedilmesiyle aynı anlama geldiğinden, köklerinden kopamazlar. Emine Semiye’nin aynı yazı içinde iki farklı üsluptan seslenişi de belki bu iç çelişkisine bağlanabilir. O, hem Batıya meclup hem de Garbın kirli ihtiraslarına kızgındır:

“Sonra üstüne düşen harislere: ‘Ben Şarklıyım… Ve öyle kalacağım, hayalinizde vüs’at verdiğiniz gizli aşklar… Ve yaldızlı şiirler… Garb dehasının makineleri altında ezilecek, elektrik ziyaları arasında sönecektir!’ diye söylene söylene (…) Türklüğüne yaslanır! Seyyahların birçoğu onun sözlerindeki hakikati idrak edemedikleri için kirli ihtiraslarıyla atılarak dünyanın yegâne güzeline malik olmak isterler…”[72]

“Biz Türkler her milletten ziyade Fransızlara meclubuz. Her ne kadar bütün Fransa bizi hakkıyla tanımıyorsa da, ahlak ve adetlerimizi öğrenecek kadar bizimle temas edenleri derhal Türkler aleyhindeki iftiralı anlatışları tashih ederek bizi sevmeye başlıyorlar. Sanki ezeliyet Fransızlarla aramıza ruhani bir imtizac hediye etmiş. Onların ilmi, edebi harslarıyla tenemmüv eden fikirlerimiz kalbimize meyl ve muhabbet ziyası dökmektedir. ”[73]





Sonuç

Görüldüğü gibi, bir kaynağa ulaşmak, onu kendi özelinde ve tarihin süzgecinde değerlendirmek hem keyifli hem de sancılı bir süreçten ibaret… Özellikle Türkiye’de kadın tarihi çalışanların veya bunu hedefleyenlerin karşı karşıya oldukları sorunların; üzerlerine olumsuz bir nazarla yapıştırılan ‘feminist yaftası’nın ve ciddiye alınmayışlarının ardında, “tarihçilik mesleğinin erkeklere özgü ve kapsadığı alanların da eril olarak görülmesi”[74] yatıyor olabilir.

Görmezden gelinen ve belki de reddedilen bir Osmanlı aydınının ardından bu yazılanlar, onu hatırlatmanın ötesinde, ciddi bir bellek ilkesi yaratmayı hedeflemelidir. 19. ile 20. yüzyılların tam da çeken ve iten atmosferinde, dönüşmeyi hem yadırgayan; yadsıyan hem de garip bir şekilde Batı dünyasına yaslanan bir entelektüelin, bir kadının, Emine Semiye’nin hikâyesini, onun şahsi terekesinden dinlemek en doğru yoldur kuşkusuz… Fakat Türkiye’de pek de alışkın olmadığımız, ‘muhafaza bilinci’nin var olmayışı, bu olasılığı imkânsızlaştırmaktadır. Söz konusu bilinç yalnızca kişilerin özeli; ailenin kültürel mirasına sahip çıkma ve bunu maddi kaygıların ötesine taşıyabilme dâhilinde değil, kurumsal sorumluluklar nezdinde de olabilmelidir.

Türkiye’de pek çok haklı(!) gerekçeyle tarihe gömülmesi uygun bulunan insanların, neden sonra, anımsanışlarının ardında ne tür kaygıların yattığını anlamak çok zor değildir. Devrinin siyasi yüzüyle hiç de dostça ilişkiler kuramayan; bunu gerekli görmeyen Emine Semiye, ablası Fatma Aliye’nin neredeyse yetmiş küsur yıl sonra hatırlanmış yeni paralardaki yüzünü görse ne düşünürdü acaba? Toplumun ve daha özelde kadınların belleğine böyle bir yoldan nüfuz etmeyi Fatma Aliye de arzu etmezdi şüphe yok ki… İşte bu noktada, kadınların bıraktığı kültürel mirasa sahip çıkmanın ve onu ehil olmayan ellere bırakmamanın ne kadar önemli olduğuna bir kez daha tanık oluruz.






Bibliyografya

Aydüz, S.(1999). Önasya, Emine Semiye. Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi içinde (c. II, s. 430). İstanbul: ?.

Başbuğu Y., A. (1997). Kadının tarihinin evrenselliği açısından Şemseddin Sami’nin Kadınlar Risalesi. Toplumsal Tarih, 39 (Mart), 61-64.

Battuta, I. (1958). Travels of Ibn Battuta.c. 3

Berktay, F. (2003). Tarihin Cinsiyeti. İstanbul: Metis.

Cihan, A. (2007). Ahmet Cevdet Paşa’nın Aile Mektupları. İstanbul: Gökkube.

Coşar, Ö. S. (1974). Türk kadınının hak ve hürriyetleri konusunda tartışmalar. Atatürk Ansiklopedisi-1908/1909 içinde (c. II, ss. 59-64) İstanbul: İstanbul Reklam Ltd.

Çakır, S (1996). Osmanlı Kadın Hareketi. İstanbul: Metis.

Çakır, S., Toksa, Z. ve diğerleri. (1993). İstanbul Kütüphanelerindeki Eski Harfli Türkçe Kadın Dergileri Bibliyografyası. İstanbul: Metis.

Çakır, S. ve Akgökçe, N. (?). Kadın Araştırmalarında Yöntem. İstanbul: Sel Yayıncılık.

Dağlı, Y. ve Üçer, C. (1997). Tarih Çevirme Kılavuzu. c. 5. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Davis, F. (2006). Osmanlı Hanımı. İstanbul: YKY.

Devellioğlu, F. (2004). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Ankara: Aydın.

Dilmen, G. (2008). Ben, Anadolu-Bir Üçleme. İstanbul: Pan Yayıncılık.

Esen, N. (2000). Bir Osmanlı kadın yazarın doğuşu. Journal of Turkish Studies - Türklük Bilgisi Araştırmaları, Agâh Sırrı Levend Hatıra Sayısı I içinde. (v. 24) Cambridge, Mass.

Frilla, A. L. (1999). The memoirs of Halide Edip (1884-1964): the public persona and the personal narrative. New Perspectives on Turkey. (Fall, 21), 61-77.

Gökpınar, B. (2008). The Role of Emine Semiye’s writings in the Ottoman women’s movement. Yayımlanmamış bitirme tezi, Yeditepe Üniversitesi, İstanbul.

İnalcık, H. (2004). Osmanlı İmparatorluğu-Kalsik Çağ (130-1600). İstanbul:YKY.

Kafadar, C. (1992). Topkapı Sarayı Müzesi.Yıllık 5. 107

Kaymaz, K. (2008). İlk Türk kadın yazarlarından Emine Semiye hanım-hayatı, eserleri. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul.

Kurnaz, Ş. (1991). Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını 1839-1923. Ankara: T. C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı.

Kurnaz, Ş. (2007).Siyasi Tarihimizin İsimsiz Kahramanlarından İttihatçı Seniye Hanım. Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, (c. 2/4 Fall).

Kurnaz,Ş. (2008). Osmanlı Kadın Hareketinde Bir Öncü Emine Semiye. İstanbul: Timaş.

Kütükoğlu, M. (1986). Cevdet Paşa ve aile içi münasebetleri. Ahmet Cevdet Paşa Semineri. 199-222.

Meriç, N. (2000). Kadında Meydana Gelen Değişimlerin Tarihselliğinden Birkaç Kesit. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadının Tarihi Dönüşümü. İstanbul: Pınar, 53-79.

Necatigil, B. (1976). Sevgilerde. İstanbul: Hürriyet Yayınları.

Olick, J. K.ve Robbins, J. (1998). From “collective memory” to te historical sociology of mnemonic practices. Annual Review of Sociology, (24), 105-140.

Peirce, L. (2002). Harem-i Hümayun / Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Redhouse, S. J. W. (2001). Turkish and English Lexicon. İstanbul: Çağrı.

Tanzimattan Bugüne Edbiyatçılar Ansiklopedisi. (2001). (c. I). Istanbul:YKY.

Taşkıran, T. (1976). Women in Turkey. Istanbul: Redhouse.

Toros, T. (1998). Mazi Cenneti I. İstanbul: İletişim.

Zihnioğlu, Y. (1999). Erken Dönem Hareket-i Nisvânı’nın İki Büyük Düşünürü Fatma Aliye ve Emine Semiye. Tarih ve Toplum. (186 Haziran) 4-12.


Birincil Kaynaklar

Emine Semiye, “Bint-i Ahmet Remziye Hanımefendi Hazretlerine Cevap,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 75 (August 20, 1896-Thursday), 4.

Emine Semiye, “Cemâl-i Manevî,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 56 (April 2, 1896-Thursday), 1.

Emine Semiye, “Çocuklara Mahsus Gazete,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 61 (April 7, 1896-Thursday), 2.

Emine Semiye, “Etfâl Hakkında Elzem Olan Bazı Takayyüdât-ı Fenniyye,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 55 (March 26, 1896-Thursday), 2.

Emine Semiye, “Fenni ve Edebi Mektuplar,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 70 ( July 16, 1896-Thursday), 4.

Emine Semiye, “Fransızlar ve Biz,” Hanım, no. 1 (July 1, 1921-Thursday), 7.

Emine Semiye, “Hayat-ı İctimâiyyede Kadının Mevkii,” Yeni İnci, no. 10 (September 1, 1919- Monday), 6.

Emine Semiye, “İstikmal-i İman,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 57 (March 9, 1896-Thursday), 1

Emine Semiye, “Kadın Mecmua-i Muhteremesine,” Kadın-Selanik, no.9 (December 21, 1908-Monday), 2.

Emine Semiye, “Makbule Leman’a Hususiyetim,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 190, (December 8, 1898-Thursday), 2,4.

Emine Semiye, “Moda ve Korse,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 59 (April 23, 1896-Thursday), 1,2.

Emine Semiye, “Muhterem Biraderimiz Cavidan Beyefendiye,” Kadın-Selanik, no. 9 (December 21, 1908-Monday), 4.

Emine Semiye, “Selanik Terakki Mektebi,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 172 (August 4, 1898-Thursday), 1.

Emine Semiye, “Sıhhat,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 60 , (April 30, 1896-Thursday), 2.

Emine Semiye, “Terakkiyât-ı Nisvâniyeyi Kimden Bekleyelim?,” Mahasin, no. 10 (September 10, 1908-Monday), 734.

Emine Semiye, “Terbiye-i Etfâle Ait Üç Hikâye: Zekâvet,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 69 (July 9, 1896-Thursday), 5.





















[1] Jeffrey K. Olick ve Joyce Robbins tarafından yazılan makalede bu yaklaşım için, M. Focoult’ya gönderme yapılmıştır. (Olick ve Robbins, 1998, s. 126)
[2] Cemal Kafadar bu yorumu yapmakla birlikte, konuyla ilgili birkaç yetkin örneği de atlamak istemez ve dipnot olarak verir. (Kafadar, 1992, s. 169)
[3] (Dilmen, 2008, s. 87-88) Bu kısa pasajı hatırlamama vesile olan makaleyi de burada anmadan geçemeyeceğim; (Firilla, 1999, s. 64)
[4] Bu çalışmada kullanılan tek tırnak işareti içindeki vurgular şahsıma aittir.
[5] Bu tabir, bizzat Emine Semiye’nin, “Cevdet Paşa Merhumun Küçük Kerimesi” ve “Merhum Cevdet Paşa’nın Küçük Kerimesi” şeklinde bazı yazıları için kullandığı imzaya göndermedir. Bu meseleye kimlik, isim bahsinde tekrar değinilecektir.
[6] Burada vurgulanması gereken, bahsedilen kapalılığın genel duruma yansıyışıdır. Ancak Osmanlı toplumu içinde ayrıksı haller de mevcuttur. Örneğin Tezer Taşkıran, 16. yüzyıldan önceki dönemlerde, özellikle büyük şehirlerdeki alt-orta sınıfa mensup kadın-erkek ilişkilerinin gayet açık olduğunu söyler. (Taşkıran, 1976, s. 18)
[7] (Necatigil, 1976, s. 194)
[8] Behçet Necatigil’in Kitaplarda Ölmek isimli şiirine ithafen…
[9] Bu kaynak, Prof. Dr. Şefika Kurnaz tarafından yazılan ve 2008 Kasım’ında yayımlanan kitaptır. Eserin detaylı künyesi için bibliyografyaya bakılabilir. Şefika Kurnaz’ın kitabının dışında, akademik denilebilecek bir başka örnekten, Kadriye Kaymaz tarafından 2008 başında tamamlanmış, ancak yayımlanmamış bir yüksek lisans tezinin mevcudiyetinden haberdarız. Bu tezin künyesi de kaynakça da mevcuttur. Şunu belirtmek gerekir ki, bu tezin içeriği de Şefika Kurnaz’ın çalışmasına ilaveten ya da ondan çok farklı bir bilgiyi hâvî değildir. Ancak elbette bu durum, çalışmanın ciddiyetini ve ilmi emeğin gayretini göz ardı etmeye sebep olamaz.
[10] (Çakır ve Akgökçe, ?, s. 70)
[11] (Çakır ve Akgökçe, ?, s. 70)

[12] Hareketin Cumhuriyet dönemine kadarki ilk süreci 1868-1908 yılları arasında kabul edilir. (Zihnioğlu, 1999, s. 11)
[13] Harem-i Hümayun’a dâir çalışmasıyla bilinen Leslie P. Peirce, söz konusu önyargılı bakışın varlığını, Türkçeye de çevrilen kitabının Harem Efsaneleri ve Gerçekleri bölümünde, “biz Batılılar” diye başlayarak itiraf eder. (Peirce, 1996, s. 1-13; 152-199)
[14] Bu dönemlendirme için Halil İnalcık’ın çalışması yol göstericidir. (İnalcık, 2004, s. 9-10)
[15] (Battuta, 1958, s. ?)
[16] (Meriç, 2000, s. 54-55)
[17] (Taşkıran, 1976, s. 46)
[18] (Başbuğu, 1997, s. 62-63)
[19] Kız mektepleri ve kadınlar tarafından oluşturulan dernekler için; (Kurnaz, 1991, s. 113-135); (Çakır, 1996, s. 22-78)
[20] (Davis, 2006, s. 258)
[21] Fatma Aliye’nin doğum ve ölüm tarihine ilişkin pek çok farklı bilgi mevcuttur. Toplum belleğinde kadın figürlerin biyografik bilgilerinin silikliği sorunsalı bu çalışmanın muhteviyatında mevcuttur. Fakat bu yazının merkezinde kız kardeşi olduğundan, bu sorunsal Emine Semiye üzerinden tartışılacaktır.
[22] (Kurnaz, 2008, s. 55)
[23] (Cihan, 2007, s. 71)
[24] (Kurnaz, 2008, s. 26); (Kütükoğlu, 1986, s. 204)
[25] (Kurnaz, 2008, s. 26); (Kütükoğlu, 1986, s. 220)
[26] (Kurnaz, 2008, s. 26)
[27] (Semiye, 1896, no:55); (Semiye, 1896, no:56); (Semiye, 1896, no:58)
[28] (Semiye, 1896, no:59); (Semiye, 1896, no: 60); (Semiye, 1896, no:61); (Semiye, 1896, no:67); (Semiye, 1896, no:68)
[29] (Semiye, 1908, no:9)
[30] (Semiye, 1896, no:75)
[31] (Aydüz, 1999, s. 430); (Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, 2001, s. 305)
[32] (Kurnaz, 2008, s. 39)
[33] Örnek olarak şunlara bakılabilir: (Yulârkıran-Semiye, 1894, Yz. A 4296); (Selanikli-Semiye, 1895, Yz. A 4582)
[34] (Kurnaz, 2008, s. 21); (Kaymaz, 2008, s. 17) Kadriye Kaymaz’ın referansları için söz konusu çalışmanın 38 ve 39 no’lu dipnotlarına bakılabilir.
[35] (Kaymaz, 2008, s. 30)
[36] (Semiye, 1896, no:70); (Semiye, 1898, no:172)
[37] Diğer ipuçları için; (Kurnaz, 2008, 31-32)
[38] (Cihan, 2007, s. 71-158)
[39] (Devellioğlu, 2004, s. 936); (Redhouse, 2001, s. 1079)
[40] (Cihan, 2007, s. 85)
[41] Bu tarihin saptaması da Ahmet Cihan’a aittir. (Cihan, 2007, s. 71)
[42] (Cihan, 2007, s. 71)
[43] (Cihan, 2007, s. 71)
[44] (Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, 2001, s. 305)
[45] (Aydüz, 1999, s. 430); (Kurnaz, 2007, s. 624); (Toros, 1998, s. 222), (Davis, 2006, s. 253)
[46] (Kurnaz, 2008, s. 26) Aynı sayfadaki 2 no’lu dipnota da bakılmalıdır.
[47] (Kurnaz, 2008, s. 26)
[48] (Kurnaz, 2007, s. 624)
[49] (Davis, 2006, s. 253); (Cihan, 2007, 127)
[50] (Kafadar, 1992, s. 168)
[51] (Esen, 2000, s. ?)
[52] (Kurnaz, 2007, s. 626) Bu alıntı için Kurnaz’ın kullandığı kaynak, Emine Semiye’nin Hürriyet Kokuları’dır; (Semiye, 1900, no:Yz. A 4664)
[53] (Çakır, 1996, s. 58)
[54] (Kurnaz, 2007, s. 626); ((Semiye, 1900, no:Yz. A 4664): (Kurnaz, 1991, s. 146)
[55] (Coşar, 1974, s. 59)
[56] (Kurnaz, 2007, s. 626)
[57] (Coşar, 1974, s. 59)
[58] (Semiye, 1908, no:10)
[59] (Semiye, 1908, no:10)
[60] (Toros, 1998, s. 223)
[61] (Semiye, 1896, no: 55)
[62] (Semiye, 1896, no: 55)
[63] (Semiye, 1896, no: 61)
[64] (Semiye, 1898, no:172)
[65] (Semiye, 1908, no:9)
[66] (Semiye, 1896, no:70)
[67] (Semiye, 1898, no:172)
[68] (Coşar, 1947, s. 59) Bu pasaj Coşar tarafından 7 Ağustos 1908 tarihli Sabah gazetesinden alınmıştır. Emine Semiye’ye ait bu sözler, meşrutiyetin ilânından hemen sonra yaptığı bir konuşması esnasında sarf edilmiştir.
[69] (Semiye, 1919, no:10)
[70] (Semiye, 1908, no:10)
[71] (Zihnioğlu, 1999, s. 6-9)
[72] (Semiye, 1921, no:1)
[73] (Semiye, 1921, no:1)

[74] (Berktay, 2003, s. 20)

*Bu çalışma 2008 'de bir bitirme tezi olarak verilmiş ve 17-19 Nisan 2009'da Kadın Eserleri Kütüphanesi ile Kadir Has Ünv. işbirliğiyle düzenlenen "Kadın Belleğini Oluşturmada Kaynak Sorunu" başlıklı sempozyumda bildiri olarak sunulmuş ve bildiri kitabında yayımlanmıştır.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı / Tez kataloğu: http://88.249.92.190/web/catalog/info.php?idx=726599&idt=1