27 Kasım 2009 Cuma

UNUTULMUŞ BİR OSMANLI AYDINI: EMİNE SEMİYE ve ONUN ETRAFINDA ŞEKİLLENEN METODOLOJİK ÇABA


Giriş

İnsanların belleğini kontrol etmek, onların dinamizmine nezaret etmekle aynı anlama geliyor.[1] Bilinmeyen ya da hatırlatılması uygun görülmeyen meseleleri bir toplumun zihninde görünür kılmak, pek çok düzenin taraftar olmayacağı bir girişimdir genellikle. Tarihin gerçek anlamda bir hafıza mezbelesi olup olmadığını tartışmak bir yana, onun pek çok şeyi derin bir kuyu misali sakladığı inkâr olunamaz bir hakikattir. Peki, bu mezbelenin içinde kadınların yeri var mıdır? Şüphe yok ki vardır; olmalıdır. Fakat maalesef, tarihçi Cemal Kafadar’ın da 1990’ların başında dile getirdiği gibi, “Özellikle 15 ile 18. yüzyıllar arasına yerleştirdiğimiz klasik devrin Osmanlı toplum tarihini, kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu, yani gerçek bir toplum gibi yazabilmek henüz imkânsız görünüyor (…) İktisadi ve sosyal hayata nasıl katıldıklarına dair bilgiler birikmekte, ama daha bir sentez çabasına ilham kaynağı olacak yoğunluğa henüz ulaşmadı.”[2]

Bu çalışmanın öncesindeki girişimlerle amaçlanan, Kafadar’ın yukarıdaki sözleriyle serzenişte bulunduğu sentez eksikliğine bir katkı sağlama cesareti göstermek asla değildir. Yazının nihai gayesi, Emine Semiye hakkında teferruatlı bir biyografik ya da monografik bilgi sunmak olamaz. Böyle bir teşebbüs, elbette ki çok daha detaylı ve uzun bir çabanın neticesi olmaya layıktır. Yazının öncesindeki süreçte, bir bitirme tezinin naif ama mütemayil çabaları bulunmaktadır. Bu süreçteki kademeleri kısaca özetlemek; yazının gayesini aktarmak ve sınırlarını çizmek açısından gerekli olacaktır:

Öncelikle, unutulmuş bir Osmanlı aydını olan Emine Semiye’nin, 19. ve 20. yüzyıllardaki muhtelif kadın dergilerinde yayımlanmış yazılarından yirmi iki tanesinin Latin harflerine çevrilmesi söz konusudur. Bu çeviriler titiz bir muhakemeye tâbi tutularak, bunların Osmanlı Kadın Hareketi üzerindeki rolü tartışılmıştır. Emine Semiye hakkında biyografik bilgi içeren kaynakların kısıtlı oluşu, daha sarih bir ifadeyle yokluğu ve tutarsızlığı, Emine Semiye’yi kendi yazıları üzerinden tanımanın gerekliliğini ortaya koymuştur.

Bu çalışmanın maksadı ise, Emine Semiye’yi ve yazılarını tarihsel kaynak olarak anlamlandırmak; sosyal bellek içine yerleştirmek, ama özellikle de söz konusu araştırma sürecinde karşılaşılan metodolojik güçlükleri ortaya koymaktır. Bu yapılırken Emine Semiye’nin kimliğinin saptanmasındaki tezatlıklar ve bilgilerin yitirilmesindeki olası sebepler üzerinde durulacaktır. Böylece, bu zorlukların etrafında şekillenen kadın konulu bir çalışmanın, bu tip çalışmalarda yaşanması muhtemel olan müşkülâtı nasıl aşabileceği kısaca tartışılacaktır.

1. Nasrettin Hoca’nın Karısı’ndan Ahmet Cevdet Paşa’nın Küçük Kızı’na
İsimsiz Cisimler; Kadınlar


“Beni bildiniz mi? Nereden bilecek tanıyacakmışız diyorsunuz?
Adımı söylesem de tanımazsınız ki… Kocama sormuşlar:
— Karının adı ne?
— Valla bilmiyorum.
— Hadi canım, insan karısının adını bilmez mi?
— Geçinmeye niyetim yok ki, adını bileyim.
Hah, işte bildiniz kim olduğumu. Nasrettin Hoca’nın karısı!
Geçinmeye niyetim yok ki… Gerçekten böyle demiş mi dememiş mi bilmem ya, altı yüzyıldır geçinip gidiyoruz işte.
(…)
Nasrettin Hoca’nın karısıyım dedim ya, adımı merak bile etmezsiniz artık. Öyledir, bizim toplumda kadınların adı yok gibidir. Hep falanın filanın karısıyız kızıyızdır. Bunu hocam kocama söyledim bir gün –ama inan olsun onu iğnelemek için değil- ayy, bir üzüldü bir üzüldü:
— Hanım, çok haklısın, dedi. Sana söz, bundan sonra kim benim adımı sorsa… Nasrettin Hoca’nın karısının kocasıyım, diyeceğim.”[3]

Güngör Dilmen’in, Eskiçağlılar-Osmanlılar-Cumhuriyetliler demetinde, kadınlık meselesini, son derece ince bir nazarla ele aldığı Ben, Anadolu adlı oyunundan bir alıntıydı yukarıdaki… Bu kısa diyalogda, kadınının ‘isimsiz’liğine bağlı ‘cisimsiz’liğine[4] tanık oluruz asırlar öncesinden… Nasrettin Hoca’nın yitik kimlikli karısının, bir erkeğin isminin gölgesinde yaşamaktan çektiği sıkıntının benzerini, 19. yüzyılda kalemiyle var olmaya çalışan, ‘Ahmet Cevdet Paşa’nın küçük kızı’[5] da çekiyor muydu acaba?

Cinslerin birer münferit fanus içinde, birbirinden kopuk ve izole yaşadığı bir toplumun[6] asırlara yayılmış ve kemikleşmiş geleneklerini kırmaya çalışmak, sıkıntıyı davet etmektir kuşkusuz… Elini taşın altına koyabilmiş, dişi kalemini erkek yazın dünyasında kılıca dönüştürmüş pek çok kadından biri olan Emine Semiye’yi ne kadar tanıyoruz? İşte, onun hakkında araştırma yapmak arzusunu duyduğumda ve naçizane buna giriştiğimde, Behçet Necatigil’in “O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı / Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları”[7] dizelerinde söylediği gibi, “kitaplarda ölmüş”[8]; unutulmuş bir aydınla karşı karşıyaydım. Daha doğrusu kulağımda, kayıp bir gölgenin satır aralarında kalmış sesi yankılanıyordu.

2. Mâlûm Dünyanın Nisyânındaki Kayıp Kimliğin Aranışı

Ölümünün üzerinden yaklaşık altmış beş yıl geçen (ki bu süre tarihsel perspektif açısından hiç de uzun değildir) Emine Semiye hakkında, yalnızca tek ve nispeten derli toplu denilebilecek bir kaynağın[9] yayımlanmış olması, hem şaşırtıcı hem de üzücüdür. Söz konusu kaynağın bu yazıya ve öncesindeki keşif sürecine pek çok katkısı olabilirdi. Fakat maalesef zamanın oyununa yenik düşüldü.

Şefika Kurnaz’ın uzun bir araştırma sergüzeşti sonrasında somutlaştırabildiği eserinin ihtiva ettiği bilgiler, bu yazının arkasındaki külliyatla büyük ölçüde örtüşmektedir. Dolayısıyla bu durum, bir kadına dair kaynakların irdelenmesinde hem avantaj hem de dezavantaja dönüşmüştür. Elde yeterli bilgi yokken, kopuk ve tutarsız kaynaklarla boğuşulmuş ve bir toparlama yapılmaya çalışılmıştır. Bu tasnif ve tanzimin ardından birdenbire geliveren söz konusu kitap, bu toparlamaya ek bir destek mahiyetinde kalabilmiştir. Bu çalışma (ve öncesindeki aşama) büyük ölçüde tamamlandıktan sonra, metoda ilişkin olarak dile getirilen problemler, daha ziyade Şefika Kurnaz’ın kitabı yayımlanmadan evvelki sürece ilişkindir. Çalışma için kitaba pek çok gönderme yapılmıştır. Fakat bu durum, daha evvel oluşturulan kaynakçaya daha yetkin ilaveler yapılmasına imkân verecek bir nitelikte değildir. Her ne kadar sosyal bilimler açısından, burada özellikle Emine Semiye’nin yazıları bağlamında, bir kaynağın kullanımı, araştırmacılar arasında kişisel farklılıkların ve yorumların varlığını gerekli kılsa da aynı konudaki ve fakat birbirinden habersiz çabaların ürünleri, sosyal belleğin belki de nasıl örtüldüğünü ortaya koyar.

Bu tür bir habersizliğin, kasıtlı olmayan ve koşullara bağlı kopukluğun dışında, ne yazık ki taammüden oluşturulmuş bir ‘kaynak sunma cimriliği’ de vardır. Bu nekes tavrın görüldüğü yerler yalnızca resmi ya da özel kurumlar değil, bizatihi araştırmacıların çalışmalarıdır. İşte belki de kadın belleğinin kaynak sıkıntısının en temel ve dramatik sebeplerinden biri de budur. Bilginin paylaşımı ve aktarımı hususunda gösterilen kısıtlayıcı tutum, söz konusu belleğe vurulan ketlerden biri olmuştur. Bunu aşmanın yolu, zamanın kısırdöngüsü içinde unutulmuş kişisel terekeyi; bilgi ve belgeyi tarihin sirkülasyonu içine salmak cömertliğini göstermektir. Bu safhada ilk görev, bilgiyi elinde tutana düşer. Eğilimlerinin dayattığı ketumluktan kurtulabilmeyi başaran her birey, söz konusu bilgiyi paylaşma ve / veya sunma sorumluluğunu da taşıyabilmelidir.

Kadın tarihinin incelenmesinde, en azından bu tür bir tarih telakkisinin oluşturulabilmesinde, kadın konulu kaynaklara ulaşılması ve bunların kullanımı; yorumlanması, Liz Stanley ve Sue Wise tarafından da ortaya konulduğu gibi, “deneyimin ışığında sürekli gözden geçirilen ve sadece özel kişiler olarak teorisyenlere açık olmayan”[10] bir sahada tatbik edilebilmelidir. Kadın konulu kaynaklara ulaşmada, belleği işlek ve aydınlık tutabilmenin yolu, onu, bir yandan akademik bir süzgeçle ele almak, öte taraftan da çoğu kez karşılaştığımız bilimsel asık suratlılıktan kurtarmaktır. Çünkü maalesef “feminist sosyal bilimciler kendilerini diğer kadınların deneyimlerinin üzerine ve üzerinde uzmanlar olarak konumlandırmışlardır.”[11] Bu durum feminist teoriyi ulaşılamaz ve ayrıksı bir hale getirmektedir ki böylece de gözlenenle gözleyen arasındaki ilişki onulmaz bir çıkmaza; sonuçsuzluğa dönüşür.

Bir araştırmacı için, hele ki İstanbul’un vakit kıskacında sıkışmış biri için, tarihsel bilgiyi birincil kaynaklar vasıtasıyla elde etmeye çalışmak, iğneyle kuyu kazmaktan daha güç olsa gerek. Zîrâ, erişilen membaının suyu bazen tatlı bazen de hiç umulmayacak kadar acı oluyor. Bundan başka, sizi çeşmeye götüren yollar geçit vermez ve yılankavi engellerle doluysa, üstelik bir de yıllardır tarihin belleğinde gömülü olan ama her şeyiyle capcanlı bir grubun; kadınların tarihini, bir kadın olarak anlamaya çalışıyorsanız, vay halinize…

3. Harekette Kadın, Kadında Hareket: Tarih

Osmanlı Kadın Hareketi[12], Türkiye’nin sosyo-kültürel tarihi ile biraz ilgili olanların haberdar oldukları düşünülen ya da umulan bir konudur. Burada uzun uzadıya bu hareketin oluşumu ve sorunsalları tartışılmayacaktır; fakat Emine Semiye’nin kaybolan kimliğinin nere(ler)de aranması gerektiğini konumlandırmak bakımından belli noktaları vurgulamak yararlıdır.

Osmanlı kadını dendiğinde, çoğu kez salt Osmanlı haremi çevresinde dolanan ve oryantalizme hapsolmuş bir bakışla karşılaşıyoruz.[13] Bu yapıyı Osmanlı sultanının yatak odası olmaktan öte, sosyal bir teşekkülün parçası olarak yorumlayabildiğimizde, saray dışındaki, belki de sokaktaki kadının tarihini inceleyebilmek yolunda bir aşama kaydedebileceğiz. Lâkin kadın tarihiyle ilgilenen araştırmacıları bu yolda ilerlemekten alıkoyan tek neden, bu önyargılı yaklaşım değildir. Çünkü kaynak belirleme, bulma ve yorumlama sorunsalı, hakkında çok az şey bilinen ya da hiçbir şey bilinmeyen kadınlar üzerinde çalışanlar için pek de bir anlam ifade etmemektedir.

Osmanlı-Türk kadınının klasik dönemdeki (1300-1600)[14] durumuna ilişkin bilgimizin önemli bir kısmını, Batılı erkek seyyahların seyahatnamelerinden ediniyor oluşumuz, kaynakların güvenilirliği açısından bir sorunsaldır. Fakat 13. ile 16. yüzyıllar arasında yaşamış Osmanlı kadını için söylenenler, hiç de göz ardı edilemez. Müslüman-Arap bir seyyah olan 14. yüzyılın ünlü ismi İbn-i Batuta, Orhan Gazi’nin (1324-1362) karısı Nilüfer Hatun’un, yabancı ziyaretçileri karşılamasının bir süreklilik içerdiğini yazar.[15]

Osmanlı kadınının geçmişine bu kısa parantezden sonra, tekrar kadın hareketinin temellerine dönersek, Osmanlı toplumunun sosyal yaşamındaki değişimlerde nelerin etkili olduğunu anlamak için, genel bir kabulle 19. yüzyılın ilk yarısında ivme kazandığı düşünülen Osmanlı-Türk Batılılaşması’ndan yola çıkmak isabetli olacaktır. 18. yüzyılın sonu itibariyle, özellikle askeri sahada vücut bulan teknik aktarımlar, büyük bir kültürel dönüşümün ilk adımlarıydı. Söz konusu değişim algısının gerçekte kimi ve ne kadar dönüştürdüğü ayrı bir mevzubahistir. Nevin Meriç’in çok isabetli olarak tespit ettiği gibi, belki de Osmanlı Batılılaşması’nın en sorunlu alanı kadın meselesi olmuştur.[16]

İkinci meşrutiyet sonrasında kadınların politik ve sosyal bir olgu olarak görülmeleri[17] meselesi ve fakat bu durumun, kadınların toplumdaki sosyal konumlarının iyileştirilmesini amaçlamaktan çok ataerkil statükoyu desteklemede bir araç olduğu iddiaları[18] da bir dereceye kadar haklıdır. Ancak, böyle bir yargıyı istisnasız kabullenmek, kadın hareketinin Osmanlı’dan günümüze uzanan kaynakları arasındaki bağlantıyı Cumhuriyet’in başlangıcıyla kesintiye uğratmak olacaktır. Sürecin Osmanlı matbuat hayatındaki etkileri, kadın hareketinin eğitim (kız okulları) ve dernekler dışındaki kolunu; kadın basınını meydana getirmesi bakımından anlamlıdır.[19]

Fanny Davis, kadın hareketinin hiçbir alanda edebiyattaki kadar başarılı olmadığını, Osmanlı’nın son dönemlerinde kadın yazarların artık erkeklere öykünme yeteneği ile ölçülmediğini ve böylece öykünmeciden sanatçı ve düşünüre dönüştüklerini söyler.[20] Büyük ölçüde de haklı sayılır. Zîrâ basın unsurunun taşıdığı etkinin farkına varıp da bunu kültürel bir silah olarak kullanabilen kadınlar, Osmanlı Kadın Hareketi içinde kadınların varoluş sürecine büyük bir katkıda bulunmuşlardır.

Özetle Osmanlı Kadın Hareketi, Batılı etkiler altında, ancak kendi işlev ve koşulları sayesinde şekillenmiş bir olgudur. Bu hareket, kendi geleneksel kökleriyle, özelde İslam’la olan bağını bir türlü koparamamıştır. Sonuç olarak da Osmanlı kadını, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘modern’ Cumhuriyet kadınına dönüşürken, kafasında ve yüreğinde çözemediği bir mirasla kültürel geçişini gerçekleştirmiştir. Ancak bu durum, bizleri bu kadınların neyi çözemediklerini anlamaya çalışmaktan ve dolayısıyla toplumsal bellekteki yerlerini saptamaktan alıkoyamaz.

4. Bir İsmin Peşine Düşmek

Emine Semiye’nin adını ilk kez duyanlar, onun genellikle ya babası Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) veyahut da ablası Fatma Aliye (1862-1936)[21] üzerinden tanımlandığına şahit olurlar. Böyle bir yola başvurmak, Emine Semiye’nin kişisel (kadın) kimliğini yok saymak değildir tabii ki… Nitekim o, garip bir çelişkiyle, adı Osmanlı siyasi ve kültürel tarihinde büyük bir yer işgal eden Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı ve kendisine oranla çok daha fazla bilinen bir başka kadın yazar olan Fatma Aliye’nin kız kardeşidir. Bu durum, Osmanlı sultanlarının karılarının ya da kızlarının pek çoğunun varlığından haberdar olunmamasıyla ilginç bir benzerlik gösterir. Ancak burada tuhaf olan, bir kadının isminin bir erkeğin gölgesinde kalması değil, kadının kadını gölgelemiş olmasıdır. Emine Semiye, ablasının ismi altında var olur yazın dünyasında… Bu durumda büyük olasılıkla herhangi bir kasıt yoktur. Fakat kadın belleğinin ne tür bir kilitle kapatıldığını saptamak açısından mühim görünmektedir. Emine Semiye’nin babasının ismini kullanışı, Şefika Kurnaz tarafından Emine Semiye’nin babasının hatırasına bağlılığını göstermesi ya da onun nüfuz ve itibarından yararlanma arzusu olarak yorumlanmaktadır.[22] Bu yorum çok pragmatik ve katı görünmekle birlikte haklılık payı olabilir. Fakat bu durum da, isminin önünde babasının adını kullanan devrin bütün kadın, hatta erkek yazarlarını ve onların kimliklerini görmezden gelmek olacaktır.

Emine Semiye hakkında biyografik araştırma yaparken; ismi, doğum tarihi ve hatta eğitim süreciyle ilgili pek çok çelişkili bilgiye rastladım. Nasıl olur da Osmanlı İmparatorluğu’na doğmuş ve ardından yirmi seneden fazla bir süre Cumhuriyet’in de vatandaşı olmuş bir kimsenin (hem de bu kişi pek çok siyasi ve sosyal aktivitenin içinde yer aldığı halde) sadece ismi bile koca bir belirsizlik bırakırdı ardında? Muhtemelen, bu sorunun cevabını bulabilmek, aslında kadın belleğinin kaynaksal sorunlarını da bir anlamda çözebilmektir.

İlk olarak ismi üzerindeki muamma ile başlamak doğru olacaktır. Kaynaklar Emine isminde çok büyük ölçüde örtüşüyor. Bu adın Emine Semiye’nin babaannesine ait olduğu bilgisini, Ahmet Cevdet Paşa’nın karısına yazdığı mektuptan öğreniyoruz.[23] Şefika Kurnaz bu bilgiyi Mübahat Kütükoğlu’na bağlar.[24] Ancak Kütükoğlu’nun kaynağını bilemiyoruz. Aynı kaynak, Cevdet Paşa’nın bazı mektuplarında Seniyye ismini kullandığını yazar.[25] Bu yitik kimlikli kadın, Şefika Kurnaz’ın da vurguladığı gibi, kendi yazılarında Emine Semiye adını kullanır.[26] Dolayısıyla, kişinin kendi tanımlamasının isim bahsinde esas kabul edilmesi gerekir.

Bir yazarın kimliğinin oluşumunda kendini nasıl tanımladığı, isimlendirdiği önemli bir husustur. Emine Semiye de pek çok yazısını devrin diğer yazar kadınları gibi, ve elbette henüz aile-soyadının kullanılmaması dolayısıyla, kendi ismi önüne babasının adını ekleyerek imzalamıştır.[27] Burada belirtilmesi gereken bir durum da Emine Semiye’nin yazın kariyerinin başında, 1896 gibi oldukça erken bir tarihte dahi kendi ismiyle (Emine Semiye veya Muharrire-i Mahsusa Emine Semiye olarak) imza atabilmiş olmasıdır.[28] Diğer taraftan, 1908’de yazdığı, “Muhterem Biraderimiz Cavit Beyefendi’ye” başlıklı yazısında ise, Hemşire-i Vicdanınız Emine Semiye imzasını kullanır.[29] Böylece, bir şekilde kendisine sosyal bir sıfat yüklemiş olur.

Öte yandan, devrin yalnızca kadın yazarları arasında değil, erkek yazarlarında da görülen nam-ı müstear kullanımı yaygın bir adettir. Emine Semiye’nin de ilk yazısını (ki bu, Hanımlara Mahsus Gazete’de, 14 Ekim 1896 tarihinde yayımlanan “Bir Mütehassısenin Tefekkürâtı” isimli öyküdür) Emine Vahide nam-ı müstearı ile imzaladığını görüyoruz. Ancak ilginçtir ki, bu çekingen tavrının gerekçesini altı ay sonra, 20 Ağustos 1896’da yazdığı yazısında izah eder. Belki de adeta bir aydında bulunması elzem olan tevazuyu açığa vurur: “Ceridemizin ibtidai intişarında asarlarını kemal-i mütala’a eylediğim şöhretli edibelerimiz arasına konulmaya kendimde iktidar göremediğim ve hâlbuki arzu-yı terakkiperveraneme de galebe edemediğim için (Emine Vahide) nam-ı puşide olarak evvela (Bir Mütehassısenin Tefekkürâtı) namı altındaki makaleyi sonra da hikayat-ı seliseyi tahrire cüret eylemiştim.”[30]

Emine Semiye’nin ismi çevresindeki tutarsızlık soyadıyla da devam eder. İki kaynakta Emine Semiye’nin soyadı Önasya olarak verilir.[31] Fakat bu kaynakların referansları da kendileri kadar çelişiktir maalesef… Şefika Kurnaz, Önasya soyadının verilmesi dolayısıyla, Emine Semiye’nin belki üçüncü bir evlilik yapmış olabileceği tahminini yürütür, ancak kesin yargıya varmaktan haklı olarak imtina eder.[32] Soyadıyla ilgili başka bir bulanıklık ise, Emine Semiye’nin Milli Kütüphane’de bulunan bazı eserlerinin künyesinde, yazar açıklamasının altında, Emine Semiye Yulârkıran ve Selânîklî Emine Semiye isimlerinin kullanılmış olmasıdır.[33] Yulârkıran isminin Emine Semiye’nin babasının dedesine (Yulârkıran Ahmet Ağa) ait olduğunu biliyoruz ya da daha temkinli bir ifadeyle, öyle olduğunu büyük ölçüde tahmin ediyoruz. Şefika Kurnaz bu bilgi için hiçbir kaynak göstermezken, Kadriye Kaymaz bazı referanslar vermiştir.[34] Bir kadının neden babasından gelen soyadını aldığı, bunda bir kasıt olup olmadığı Kadriye Kaymaz tarafından da tartışılmıştır.[35] Selânik meselesine gelince, Emine Semiye’nin Selânik’te, kız okullarında (Selânik Terakki Mektebi) öğretmenlik ve müfettişlik yaptığı biliniyor. Müfettişlik yaptığı tarihler de ancak kendi yazılarından çıkartılabiliyor. 1896 ve 1898 tarihli iki yazısında[36] söz konusu müfettişlik faaliyetinden bahseder. Bu yazının araştırma safhasında henüz Şefika Kurnaz’ın kitabı yayımlanmamış olduğundan, ulaşılamayan diğer yazılarındaki ipuçları gözden kaçmış olabilir.[37]

Doç. Dr. Ahmet Cihan, Ahmet Cevdet Paşa’nın Aile Mektupları isimli kitabında söz konusu mektupların transkripsiyonunu yaptığı bölümlerde, ısrarla Emine Sümeyye diye yazar.[38] Ahmet Cihan bu mektupları Osmanlıca asıllarından çevirirken, Semiye ismini Sümeyye olarak okumayı tercih etmiş olabilir, fakat ne yazık ki Osmanlıca sözlüklerde böyle bir kelimeye rastlayamayız; sadece Semiye (-sin, mim, ye, güzel he- Burada teknik imkânsızlıklar dolayısıyla sözcüğü Osmanlıca olarak veremiyorum) sözcüğü vardır.[39] Ahmet Cevdet Paşa’nın bizzat kendisinin, kızının adını Sümeyye olarak; -sin, vav, mim, ye, güzel he- harfleriyle, yanlış yazmış olabileceği ve Ahmet Cihan’ın da buna istinaden Sümeyye olarak okumuş olabileceği ihtimali de pek mantıklı görünmüyor. Çünkü Ahmet Cihan Emine Semiye’nin annesi Adviye Hanım tarafından yazılmış bir mektuptaki ismi de Sümeyye olarak okur.[40] Bu durumda Cevdet Paşa’nın yanlış yazma ihtimali çok zayıflar.

Emine Semiye’nin adının Emine Sümeyye olarak geçtiği ve doğumundan bahsedilen ilk mektup, 1 Mart 1864 (22 Ramazan 1280)[41] tarihlidir: “Kızın adı ‘Emine Sümeyye’ konulmuş, memnun oldum. Zîrâ pederimin Validesi ismi Emine idi. Ali Sedat’ın ismiyle büyük pederinin ismi ihya olunduğu gibi, bununla dahi büyük validemin ismi ihya olunmuş oluyor. Ali Sedat’ın ve Fatma Aliye’nin ve Emine Sümeyye’nin gözlerinden öperim…”[42] Burada kafamızı kurcalayan önemli eksikliklerden biri de Ahmet Cihan’ın kitabına mektupların Osmanlıca orijinallerini koymamış olmasıdır. Bundan ötürü de kimin, nerede ve ne kadar hataya düştüğünü saptamamız mümkün olamamaktadır.

Emine Semiye hakkındaki muamma yalnızca onun ismine ilişkin değildir. Emine Semiye’nin doğum tarihi de birbirine ters düşen (üstelik kendi içinde çelişen) kaynaklarda bir başka bilinmezlik teşkil eder. Var olan kaynaklarda geçen tarihler şöyledir: Mart 1864[43], 28 Mart 1866[44], 1868[45]. Doğum yılı olarak 1868’in daha çok kabul görüyor olması, muhtemelen bu kaynakların birbirlerini sorgulamadan alıntılama yapmış olmalarıyla ilgilidir. Emine Semiye’nin doğum tarihini saptayabilmek için elimizdeki en temel kaynak, babası Ahmet Cevdet Paşa’nın mektubundaki tarih olabilir (Mart 1864). Bunu Şefika Kurnaz da kabul eder.[46] Fakat kadın konulu bir kaynağa ulaşmaya çalışırken karşılaşılan metodolojik alandaki boşlukları göstermek açısından bazı müphem noktalara değinmeyi doğru buluyorum.

Şefika Kurnaz, Kasım 2008’de yayımlanan kitabında, Emine Semiye’nin doğum tarihi hakkındaki bilgiyi, Cevdet Paşa’nın mektubuna dayandırır ve 9 Şubat 1864 olarak verir. Fakat dayandığı kaynağın künyesini ve bunu nereden elde ettiğini söylemez.[47] Diğer bir taraftan, Şefika Kurnaz’ın 2007 yılında (kitap çıkmadan sadece bir yıl evvel) yayımlanan “Siyasal Tarihimizin İsimsiz Kahramanlarından İttihatçı Seniye Hanım” başlıklı bir yazısında, Emine Semiye’nin doğum tarihini 1868 olarak verdiğini görürüz.[48] Bu ikircikli durum, akla şu soruyu getirir: Acaba Şefika Kurnaz Ahmet Cevdet Paşa’nın kızının doğumu ile ilgili mektubundan sadece son bir yıldır mı haberdardır?

Benzer bir tarih saptama yanılgısına ya da iç çelişkisine, Osmanlı kadın tarihi ile ilgili çalışmasıyla tanıdığımız Fanny Davis de düşer. Emine Semiye’nin eğitimi hakkında Fanny Davis tarafından yazılan tarihsel bilgiler ile yine kendisinin verdiği doğum tarihi arasında bir çeşit imkânsızlık vardır. Fanny Davis’e göre, Emine Semiye Halep’te dersler alır ki burası aynı zamanda babasının resmi görevle -vali olarak- bulunacağı yerlerden biridir. Fakat Ahmet Cevdet Paşa’nın söz konusu memuriyeti, 12 Ocak 1866 ile Şubat 1868 tarihleri arasındadır. Fanny Davis’in Emine Semiye için verdiği doğum tarihi ise, 1868’dir. Bu koşullar altında bahsi geçen eğitimin gerçekleşmiş olması neredeyse imkânsızdır.[49] Hakikatte bu eğitimin gerçekleşmiş olduğunu, çok büyük bir olasılıkla, biliyoruz. Ancak mesele Emine Semiye’nin gerçekten Halep’te ve bahsedilen tarihlerde eğitim alıp almadığı değil, Fanny Davis’in çelişki konusunda Şefika Kurnaz’dan bir adım daha ileri giderek, aynı kaynak içinde tutarsızlığa düşmesidir. Buna mukabil, Emine Semiye’nin doğum tarihi ile ilgili bilgilerdeki çelişkileri de göz önünde bulundurmak gerekir elbette… Dolayısıyla Fanny Davis’in yanılgısı haklı görülebilir. Ancak doğru bilgi ne olursa olsun, Batılı bir araştırmacının kadın belleğine katkı yapmaya çalışırken kendi içinde tezat göstermiş olması göz ardı edilemez. Anlaşılıyor ki, kadın konulu biyografik kaynakları yorumlamak, en az onlara ulaşmış olmak kadar önemlidir.

Görüldüğü gibi, yıllarca matbuat dünyasında kalem oynatmış; siyasi ve kültürel anlamda son derece aktif bir kişinin salt gerçek ismine ve doğum tarihine ulaşabilmek bile ne kadar müşkül bir çaba gerektiriyor. Bu noktada aklımıza takılan soru, acaba bu karışık ve tutarsız durumun oluşumunda Emine Semiye’nin kadın oluşunun da az da olsa etkisi var mıdır? Tarihin hangi devrinde olursa olsun, kadınların pek çoğu kültürel özne olarak gün yüzüne çıkartılamıyor. Ya aklı temsil eden erkeğin ardılı bir destekleyici unsur veyahut da “genellikle asıl tarihe ek düzeyinde”[50] kalıyorlar. Bununla birlikte, ek düzeyinde olmaktan çıkarılıp esas unsura dönüştürülmeye çalışılanlar da mevcut kaynakların çelişkileri içinde birer tarihi yamaya benzetiliyorlar. Osmanlı toplumunun üst sınıfına mensup, pek çok bakımdan onlardan bir adım daha önde olabilme fırsatına sahip Emine Semiye gibi bir kadın aydın, 1944’teki ölümünün ardından bu kadar çabuk toplumsal belleğimizden silinebiliyorsa, kendisinden daha alt sınıflardaki hemcinslerinin içinde bulunduğu unutulma durumunun derecesini tahayyül etmek zor olmasa gerekir.

5. Ketum Bir Kaynak Olarak Siyasi Yaşam ve Unut(tur)ulmak

Kuşkusuz ki Emine Semiye, sadece devrinin kadınlarını harekete geçirmek, onları iyi birer anne, eş ve birey yapabilmek arzusu dışında, şaşılacak düzeyde aktivist bir siyasetçidir de… O, taraftarı olduğu siyasi teşekkülü, gerektiğinde eleştirme ve hatta terk ederek başkaca alternatifler arama cesaretini gösterecek kadar da gözü pek bir karakterdir. Dönemin diğer kadın aydınlarına göre çok daha radikaldir. Nüket Esen, Emine Semiye’nin geleneklerden uzak ve hatta onlara zıt bir yaşam tarzını tercih ettiğini söyler.[51]

Emine Semiye’yi politikaya ısındıran ve onun hürriyet konusundaki görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rolü bulunan kişi, 1375 ile 1912 yılları arasında bir Selânik sancağı olan Serez’de, Miralay olarak çalışan kocasının yanında bulunan Fransız bir kadın, Madam Veran’dır. Emine Semiye, kendisi ve arkadaşı Seniye Hanım üzerinde büyük bir etkisi olduğuna inandığı Madam Veran için sonradan şöyle yazacaktır: “Halka-i taassubdan kurtulamayarak senelerce müddet devam eden tahsil ve tetebbuatım revolüsyoner olmaklığıma kâfi değildi. Fakat Selânik’e, o mukaddes şehre adım attığım günden beri medeniyete yaklaşmış oldum. Üç buçuk senelik Serez hayatında ise, daima namını hürmetle yâd edeceğim bir kadın Madam Veran, bu fazıl ve âlim Fransız, benim faydasız kalan tahsil ve tetebbuatımı semere-dâr etti.”[52]

Biliyoruz ki Osmanlı kadınları Cumhuriyet dönemine kadar politik haklarını talep edemediler.[53] (Ancak burada hemen belirtmek gerekir ki Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri arasındaki bu mukayese, genel bir bakışla yansıtılmaktadır. Zîrâ, Cumhuriyetin kadınlara ne ölçüde ve hangi alanlarda açılımlar getirdiği ya da getiremediği sorunsalı ayrı bir meseledir.) Osmanlı- Türk kadınlarının politik alanda seslerini çıkarabilmelerinin ilk koşulu, sosyo-kültürel basamakları eğitim yoluyla aşabilmekti. Ancak Emine Semiye ve küçük bir grup kadın özgürlüğe giden yolda adeta birer devrimci gibi hareket edebilmişlerdir: “Madam Veran her ikimizi de teşci ediyor ve Paris’e her gidişinde bize memnu kitaplar getiriyordu. Bu suretle Paris’teki Jön Türk kardeşlerimizin ahvalinden haberdar oluyorduk. Bu uğurda ölmeye azmetmedik mi? dedi. Ben cevap vererek: - Bütün vicdanımızla dedim! -Biz de hamiyetli kardaşlarımızla beraber öleceğiz!”[54] İlginçtir ki Ömer Sami Coşar, onun İttihat ve Terakki Cemiyeti lehinde epeyce propaganda yaptığını ve meşrutiyetin ilan edildiği 24 Temmuz 1908 akşamı, Hürriyet meydanına elinde bir bayrakla gelip: “Yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet” diye bağıran ilk kişi olduğunu söyler.[55]

1908 yılındaki bir başka gelişme ise, Emine Semiye’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selânik’teki kadınlar koluna girişidir. Bu konuyla ilgili kaynaklarda yine çelişkili ifadelere rastlarız. Şefika Kurnaz’a göre, Emine Semiye kadınlar kolunun başkanlığını yapacaktır; çünkü arkadaşı Seniye Hanım bu görev için yeterli eğitime sahip değildir ve dolayısıyla ancak başkan yardımcısı olabilmiştir. Şefika Kurnaz’ın verdiği referans, Bernard Kaporal’ın referansı olan, Revue du Monde Musluman -Müslüman Dünyası Dergisi’dir.[56] Öte yandan Ömer Sami Coşar, Emine Semiye’nin söz konusu kadınlar kolunun başkan yardımcılığını yaptığını söyler.[57] Böyle bir konuda geride resmi bir evrak kalmamış olması bizi ikincil kaynakların yorumlarına bağlı kalmaya mahkûm etmiştir.

Siyasetçi bir babanın kızı olarak ve aldığı eğitimlerin bir neticesi bağlamında Emine Semiye’nin ülke meseleleri karşısında duyarsız ve pasif olmasını beklemek pek mantıklı bir bakış olamazdı zaten. Ancak onun İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları ile meşrutiyetin ilanından sonra yaşadığı küskünlük, haklı gerekçeler içerir.

Emine Semiye, Osmanlı kadınları için gelişim yolunu açabileceklerin yine kadınlar olduğunu düşünmektedir. 1908’de Mahasin gazetesinde yazdığı bir yazısında, Şükûfe Nihal’e şu nasihatları verir: “Şükûfe Nihâl Hanım kızım, tahsile olan iştiyâkınızı tebrikle beraber bunun husûlünü tamamıyla erkeklerden beklememenizi de âcizane ihtar ederim. Bakınız size bir şey anlatayım: Hümâmât-ı âliyesiyle vatanına pek büyük hidmetler etmiş ve hâlâ da etmekte bulunan müterakki ve mütemeddin bir zat-ı âli ilân-ı hürriyetten evvel vatanın tahlisine, hürriyetin istirdadına çalışıldığı zamanlarda bir gün kendisinden İslâm-ı nisvân için de bir hisse-i meşrûa talep etmiştim. O zat bize pek kavî teminat vermişti. İlk irticâiyyun vakasında unutulmuş olan hukukumuzun hiç olmazsa nisvânın müdafası suretinde icrâsını ihtâra lüzum gördüğümde bakınız o gayretperverden ne cevap almıştım: Biz hürriyeti kurtardık, kale-i taassubun henüz bir taşını kaldırabildik! Bekleyiniz, terakkiyât-ı nisvâniyyenin zamanı da gelecektir. Sizin gibi erbab-ı hamiyyet meyûs olmaz ve fûtur getirmeyerek çalışır. Bu cümleden de anlıyorsunuz ya! Bizim terakkimiz yine bizim himmetimize bırakılıyor. Ricalimizin bizi düşünmediklerini… İhtimal en sonra düşüneceklerini şimdiden bizler düşünelim de nisvân-ı atiyemizin âlem-i medeniyete yaraşacak halde yetişmelerini kadınlığın, insanlığın hukuk ve mezâyâsının hiçbirinden mahrumiyetini icab etmediğini anlayan kadınlarımızdan bekleyelim.”[58]

“Devr-i istibdâdda olduğu gibi ilân-ı hürriyetten sonra da ricalimiz bizi hiç düşünmedi! (Kadın) tezyinât-ı beytiyyelerini ikmâl eden süslü bir kukla olmak itibariyle müstakbel zevce veyahut valide olan benat-ı İslamiye’nin saz öğrenmesi, resim yapması kuklalıklarını yaldızlayacağından ebeveyn bunda biraz himmet gösteriyorlar ve insanlara hakiki meziyet-i bahş eden ulum-ı ciddiye talimine (kız oldukları için!) lüzum görmüyorlardı…”[59]

Emine Semiye’nin İttihat ve Terakki dönemindeki yaşamı gölgeli de olsa seçilebiliyor. Fakat Cumhuriyet dönemindeki hayatı bir muammadan ibarettir. Bu aktif kadının ölümü konusunda tek ve aynı zamanda yetersiz bilgiyi Taha Toros verir. O, Emine Semiye’nin 1944 yılında, Haseki hastanesinde öldüğünü söyler.[60] Bugün ne yazık ki Emine Semiye’nin mezarının bile nerede olduğunu bilemiyoruz. Türkiye’de bir kişinin, hele ki bu bir zamanlar egemen unsurlarla çatışmışsa, nüfus bilgilerine ulaşmak ve buradan yola çıkarak başkaca siyasi dokümanları saptamak, deveye hendek atlatmaktan daha meşakkatli bir süreç gerektiriyor.

Kısa ömürlü sayılmayacak politik bir yaşamı olmuş, düşüncelerini hem yazarak hem de gerektiğinde nutuk atarak dile getirebilmiş; kısacası topluma sözde değil gerçek anlamda mâl olmuş bir aydının, Emine Semiye’nin siyasi yaşamına dair doğru dürüst tek bir resmi belgenin bile kalmayışı anlamlı olamaz. Kendi ülkesinde bulamadığı gerçek özgürlüğü kaçtığı, sığındığı Paris’te aramaya çalışan politik bir kimlik yok olup gitmiştir sanki… Ne Osmanlı arşivinde ne de başka bir resmi kurumun arşivinde Emine Semiye’ye dair belgeye rastlayamayışımız, hem düşündürücü hem de üzücüdür. Aslında bu durum bize toplumsal hafızanın nasıl silindiğini açıkça anlatır. Onun unut(tur)uluşundaki nedenleri salt belge muhafaza hataları olarak sınırlamak, Emine Semiye’nin zaten perde ardında kalan geçmişine bir kat daha, kalın bir örtü örtmektir.

6. Kayıp Kimliğin Gizlendiği Yerler; Yazılar
ve Daha da Gizlenenler; Osmanlıca Yazılar


Osmanlı İmparatorluğu’na doğmuş bir gazeteci, romancı ve öykü yazarı… Kalemi Arap harfleriyle hemhâl olmuş, yazıp bildiği; geride bıraktığı da Osmanlı Türkçesi… En azından bir yabancı dil bildiği kuvvetle muhtemel olan Emine Semiye’nin ardından elimizde kalan kültürel mirasının tümü (en azından ulaşılabilenler) Osmanlıca metinlerden oluşuyor. Eğer yitik bir kimliğe ait biyografik bilgiye ulaşmak olanaksız görünüyorsa, o kimlik hakkında fikir yürütülebilecek en temel kaynak, eğer varsa ve ulaşma şansını da elde etmişseniz, yazınsal bırakıtlardır.

Toplumun edebi belleği taze tutulabildiği sürece, yani kültürel geçmişin izleri silinmediği müddetçe, Emine Semiye gibi yitirilmiş kimlikler de gün yüzüne çıkarılabilir. Lâkin araştırmacıları burada epeyce zor bir engel karşılamaktadır. Özellikle Cumhuriyet öncesinde meydana getirilmiş metinleri okuyabilmek, öncelikle Osmanlıca sorununu aşmakla mümkün görünüyor. Cumhuriyet’in çok kısa bir süre öncesine kadar reddettiği geçmiş içinde maalesef dil de vardı. Burada dil devriminin kültürel mirasımızda gedik açıp açmadığını tartşmayacağız, fakat bütün bir tarih safhasında olduğu gibi, kadın araştırmalarında da karşımıza çıkan dil engeli, bilhassa Cumhuriyet öncesi kadın tarihi üzerinde çalışanlar için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Emine Semiye’nin dünya görüşü, yaşadığı coğrafyaya ve çevresine bakışı, kadın meselesindeki görüşleri ve zaman zaman karşımıza çıkan ikircikli halleri hep yazılarında gizlidir. Dolayısıyla onun yazılarını analiz etmek, aslında bir bakıma kayıp kimliğini ortaya çıkarmak olacaktır. Emine Semiye’nin ardındaki metinlerde çocuk ve kadın eğitimi, moda, sanat, felsefe, tarih, feminizm ve elbette siyaset çok açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Emine Semiye “Etfâl Hakkında Elzem Olan Bazı Takayyüdât-ı Fenniyye” isimli yazısında, devrinin ihtiva ettiği muhafazakâr telakkilerden umulmayacak bir tavırla, neredeyse pozitivist denilebilecek bir bakış açısını yansıtır. Çocuk eğitiminde bugün bile pek çok ebeveynin haberdar olmadığı yöntemlere değinir. Onun yazısını okurken anlamlandırmakta zorlandığım ve Osmanlıcadan çevirirken itiraf edeyim ki şaşırdığım iki sözcük; fizyonomi ve fronoloji, 1896’da toplumu aydınlatma gayesiyle yazı yazan bir kadının dünya görüşü hakkında da ipuçları verir: “Etfâlin maddi ve manevi terbiyesine hâdim olan (fizyonomi) yani (ilm-i kıyâfet) ve (fronoloji) yani (mebhasü’l-kıhf) fenlerine her valide âşinâ olamayacağı için bu takayyüdât-ı fenniyye mâderden ziyâde pedere râci’ bir keyfiyet gibidir. Her pederin bu fenlere intisabı da tabiî mümkün olamayacağından ebeveyn-i hâzık bir tabibe bi’l-mürâcaa vazife-i mütekayyidânelerini ifâ edebiliyorlar.”[61]

Çocuk eğitiminde vurguladığı bir başka mesele de bugün de hâlâ tartıştığımız ezber sitemidir. Emine Semiye bu sisteme karşıdır ve düşüncelerini Fransa’dan bir örnek hikâye ile izah etmeye çalışır: “ (…) Çocuk her sene parlak imtihânlar vererek sınıfının behemehâl birinciliğini ihrâz eder (…) Mektepten çıkıp bir yere yerleşmek lazım gelince zavallı delikanlıyı hiç beğenen bulunmaz! Meğer muallimi çocuğun yalnız kuvve-i hâfızasına hidmet etmiş bu cihetle zekâ-yı tabiîsi sönüp bitmiş! Pederi bu halden fena sûrette mükedder olursa da çeh fayda! Oğlu ezbercilikten başka bir şey bilmiyor.”[62]

Buna ilave olarak, çocuk terbiyesinde eğlendirerek öğretmenin önemini vurgulaması, Emine Semiye’nin İsviçre’de ve Fransa’da aldığı psikoloji ve sosyoloji eğitiminin doğal bir sonucudur aslında. Çocuklar için çıkarılan bir gazetede (Çocuklara Mahsus Gazete) yazı yazmaya teşvik edilmelerinin gerekliliğini de şöyle anlatır: “Çocuklar için çıkacak cerideden de bütün etfâl-i vatanın mütenassıh ve mütenebbih olacakları ümîd olunur (…) Terbiye ve fazileti, pek gayret-âmîz hikâyât vasıtasıyla etfâle usanç vermeksizin öğretmek lâzımdır. Kırâât ettikleri şeyden çocuklara zerre kadar kelâl gelmemelidir (…) Çocuklar yalnız okumaya teşvik edilmeyip yazmaya da tergib olunmalıdır. Şiddet-i zekâya mâlik olan etfâle beyân-ı fikir ettirerek, bazen de yazdırılarak vücuda gelecek fıkra ve makalecikler gazetelerine derc olunursa tabîî gayretleri artar.”[63] Yalnızca birkaç on yıl evvel Avrupa’nın pek çok endüstri kentinde çocukların ne kadar ağır koşullar altında çalıştırılarak sömürüldüklerini düşünürsek, Emine Semiye’nin bu yaklaşımı son derece insani ve medenidir.

Emine Semiye’nin üzerinde durduğu bir diğer mesele ise, kadınların çalışma hayatı içinde var olmalarının gerekliliğidir. O, çalışmayı kadınlar için bir zorunluluk olarak görür. Ancak bunu sosyal statü ve sınıfsal ayrımla ortaya koyar: “İşte hemşerilerim! Terakki Mektebi’nden bahsederken tatvîl-i makale yol açmaktan maksad-ı hâkir-ânem, çalışmak lüzumunun herkes için mevcud olduğunu anlatmaktır. İhtimal ki çalışmaktan müstagnî olan nisvânımız, bu sözlerle makam-ı itirazda, çalışmak her kadına lâzım gelmediğini beyan etmek isterler. Fakat işin doğrusu akıllı bir hanıma her halde çalışmak elzemdir! Kibar nisvânımızdan bir hanım, eğer sabahtan akşama kadar eline bir kitap alıp oturmakla imrâr-ı vakit etse hanesinin nezâfet ve nizamı yolunda olabiliyor mu? (…) Demek ki nisvânın bir takımı umur-ı idarelerine nezaret etmek -orta hallisi, hanesi içinde hidmet etmek- fukarâsı da umur-ı beytiyyeden başka işlerle de uğraşmak mecburiyetindedirler.”[64]

Emine Semiye kadınların çalışması bahsinde bir adım daha ileri gider ve hükümetin kadınlara teşebbüs-i şahıs konusunda yardımcı olmasını ister: “Teşebbüs-i şahıs bahsine gelince: Mahkûm-ı sefalet olmuş bazı değerli kadınlar şurada, burada sürüneceğine mürüvvetmend hanımlar tarafından teşkil edilecek bir cemiyet-i iktisadiyenin yardımıyla küçük tacireler vücuda getirilmesi. Yetimlerine bir dest-gâh-ı ticaret kalmış zengin dul vasîyelerin il ellerine bırakacağı işin bizzat başında bulunmasına ve sair akl ü kifayeti müsellim (bâ- husûs) iffetperver hanımların arzu edecekleri emr-i ticarette serbest bırakılmalarına hükümetçe müsâ’ade edilmesi: cihetidir ‘Hazret-i Haticetü’l-Kübra bir tacire idi”[65]

İstanbul kadınlarıyla Selânik kadınlarını mukayese ettiği yazılarında İstanbul’un rehavete kapılmış havasını şu sözlerle eleştirir: ““Hülasa buranın nisvân-ı İslâmı malumatlı ve çalışkan olup mektepten çıkma hanım kızlar kâffe-i cihazını kendileri işleyip hazırladıkları gibi ev bark sahibi olduktan sonra da dikişlerini terzilere vermeyip kendileri biçip dikmektedirler. Onlara karşı bizlerin yani İstanbul hanımlarının tenperverliğinden doğrusu mahcup olmamak elden gelmiyor.”[66]

“Bura ahalisi ekseriye ticaretle meşgul olduklarından genç zevceler lüzum-ı takdirinde (eğer çocukları müteaddid olup birine sütnine tutmaya mecburiyet görünmüş ve bir hidmetçiye de ihtiyaç mes etmiş ise) aşcıyı savarak matbahlarına kendileri nezaret eylemekle bu yüzden olsun zevcelerinin masarifini taklîle say ediyorlar! İçlerinden daha fakir olanlar el işi dikiş gibi şeylerle çalışıp çabalıyor kazandıklarını irade-i beytiyyelerinesarf etmekle erkeklerine muavenet ediyorlar! Bunlar az meziyet midir? (…) Bizler yani İstanbul hanımları: Tembellikten başka kibir ve nahvete de mübtelayız! Eğer böyle olmasa idi çalışmaktan utanmazdık”[67]

Emine Semiye tarafından eleştirilen bir başka husus ise, Osmanlı kadınlarının örtünme meselesidir. Onun yazılarında çoğu kez İslâmi bir temelin izleri görülse de şu sözleri meseleye bakışını yansıtması bakımından manidardır: “Gayr-i Müslim vatandaş hanımların pek çoktan nail oldukları hürriyeti, meşru bir surette kazanarak küre-i arz üzerindeki mevcudiyetimizi ve hayat-ı beşeriyyedeki hakk-ı iştirakımızı tanıtmak istiyoruz. İslâmiyetin bize emrettiği tesettür, bugünkü münasebetsiz kapanmaklığımız değildir”[68]

“(…) ihtiyar halifeler ise meşhiyata hasr ettikleri genç ve güzel zevce ve cariyelerini ziyâde kıskandıklarından (kadınlık hukuk-ı tabiî’siyle beraber) harem namını alan süslü mahbuslarda tıkıla kalmışlardır. Artık kadınların o evvelki vakarlı güzellikleri (yetmiş kat cennet libası içinde görünen) hurilerin esirî tenleri gibi örtüldükçe garibanlaşmış… Ve bu garibanlıktan mütevellid nazlar işveler arasında (kadınlık fazileti) boğula boğula zevâle yüz tutmuş!!!”[69]

Emine Semiye, Osmanlı kadınının kendi iradesinin önemini her fırsatta vurgulamış fakat bazı kadınların cehaletini görmekten büyük üzüntü duymuştur. Diğer bir ifadeyle onun için kadınların karşısındaki muhalefet, yine kadınlarda gelmiştir: Kadınlarımızın hâlâ koyu cahil bir güruhu vardır ki temeddini, dinsizlik; terakkiyi açıklık tabirleriyle izhan-ı umumiyeyi taglît ederek saçtıkları zehr-i ezlâl ile Osmanlı bina-ı medeniyetini kurmak için işar-ı hayat eden gayretverânın semere-i himmetinde rahne açar ve bütün meşgulelerini teşkil eden dedikodularıyla minverü’l-efkâr-ı nisvânın ulu himmetlerindeki ziyâ-ı fazileti küsûfa uğratmaya çalışırlar. İşte bunlar meşrutiyet-i Osmaniyyemizin on iki günlük fazıle-i müessifesinde zehirli dillerini oynatarak ‘Selma ve Emine Semiye açacakları Frenk mektebiyle kızlarımızı gâvur edeceklermiş! Kulûb harab edilmiş, orada mektep kızlarına giydirilecek yığınlarla şapka bulunmuş!’ demekten de utanmadılar!”[70]

19. asrın, dönüşüm çağının doğal çelişkilerini taşıyan her entelektüelde görülen kaygılar, Emine Semiye’de de mevcuttur. Yaparak Zihnioğlu’na göre, Emine Semiye ve ablasının politik söylemlerinde hem Osmanlı olma hem de Batı dünyası karşısında İslâm medeniyetinin bir mensubu olma eğilimi görülür.[71] Onlar, terakkinin, Batılı teknolojinin destekçisidirler, ama geleneklerin yitimi İslâm kültürünün, dinin kaybedilmesiyle aynı anlama geldiğinden, köklerinden kopamazlar. Emine Semiye’nin aynı yazı içinde iki farklı üsluptan seslenişi de belki bu iç çelişkisine bağlanabilir. O, hem Batıya meclup hem de Garbın kirli ihtiraslarına kızgındır:

“Sonra üstüne düşen harislere: ‘Ben Şarklıyım… Ve öyle kalacağım, hayalinizde vüs’at verdiğiniz gizli aşklar… Ve yaldızlı şiirler… Garb dehasının makineleri altında ezilecek, elektrik ziyaları arasında sönecektir!’ diye söylene söylene (…) Türklüğüne yaslanır! Seyyahların birçoğu onun sözlerindeki hakikati idrak edemedikleri için kirli ihtiraslarıyla atılarak dünyanın yegâne güzeline malik olmak isterler…”[72]

“Biz Türkler her milletten ziyade Fransızlara meclubuz. Her ne kadar bütün Fransa bizi hakkıyla tanımıyorsa da, ahlak ve adetlerimizi öğrenecek kadar bizimle temas edenleri derhal Türkler aleyhindeki iftiralı anlatışları tashih ederek bizi sevmeye başlıyorlar. Sanki ezeliyet Fransızlarla aramıza ruhani bir imtizac hediye etmiş. Onların ilmi, edebi harslarıyla tenemmüv eden fikirlerimiz kalbimize meyl ve muhabbet ziyası dökmektedir. ”[73]





Sonuç

Görüldüğü gibi, bir kaynağa ulaşmak, onu kendi özelinde ve tarihin süzgecinde değerlendirmek hem keyifli hem de sancılı bir süreçten ibaret… Özellikle Türkiye’de kadın tarihi çalışanların veya bunu hedefleyenlerin karşı karşıya oldukları sorunların; üzerlerine olumsuz bir nazarla yapıştırılan ‘feminist yaftası’nın ve ciddiye alınmayışlarının ardında, “tarihçilik mesleğinin erkeklere özgü ve kapsadığı alanların da eril olarak görülmesi”[74] yatıyor olabilir.

Görmezden gelinen ve belki de reddedilen bir Osmanlı aydınının ardından bu yazılanlar, onu hatırlatmanın ötesinde, ciddi bir bellek ilkesi yaratmayı hedeflemelidir. 19. ile 20. yüzyılların tam da çeken ve iten atmosferinde, dönüşmeyi hem yadırgayan; yadsıyan hem de garip bir şekilde Batı dünyasına yaslanan bir entelektüelin, bir kadının, Emine Semiye’nin hikâyesini, onun şahsi terekesinden dinlemek en doğru yoldur kuşkusuz… Fakat Türkiye’de pek de alışkın olmadığımız, ‘muhafaza bilinci’nin var olmayışı, bu olasılığı imkânsızlaştırmaktadır. Söz konusu bilinç yalnızca kişilerin özeli; ailenin kültürel mirasına sahip çıkma ve bunu maddi kaygıların ötesine taşıyabilme dâhilinde değil, kurumsal sorumluluklar nezdinde de olabilmelidir.

Türkiye’de pek çok haklı(!) gerekçeyle tarihe gömülmesi uygun bulunan insanların, neden sonra, anımsanışlarının ardında ne tür kaygıların yattığını anlamak çok zor değildir. Devrinin siyasi yüzüyle hiç de dostça ilişkiler kuramayan; bunu gerekli görmeyen Emine Semiye, ablası Fatma Aliye’nin neredeyse yetmiş küsur yıl sonra hatırlanmış yeni paralardaki yüzünü görse ne düşünürdü acaba? Toplumun ve daha özelde kadınların belleğine böyle bir yoldan nüfuz etmeyi Fatma Aliye de arzu etmezdi şüphe yok ki… İşte bu noktada, kadınların bıraktığı kültürel mirasa sahip çıkmanın ve onu ehil olmayan ellere bırakmamanın ne kadar önemli olduğuna bir kez daha tanık oluruz.






Bibliyografya

Aydüz, S.(1999). Önasya, Emine Semiye. Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi içinde (c. II, s. 430). İstanbul: ?.

Başbuğu Y., A. (1997). Kadının tarihinin evrenselliği açısından Şemseddin Sami’nin Kadınlar Risalesi. Toplumsal Tarih, 39 (Mart), 61-64.

Battuta, I. (1958). Travels of Ibn Battuta.c. 3

Berktay, F. (2003). Tarihin Cinsiyeti. İstanbul: Metis.

Cihan, A. (2007). Ahmet Cevdet Paşa’nın Aile Mektupları. İstanbul: Gökkube.

Coşar, Ö. S. (1974). Türk kadınının hak ve hürriyetleri konusunda tartışmalar. Atatürk Ansiklopedisi-1908/1909 içinde (c. II, ss. 59-64) İstanbul: İstanbul Reklam Ltd.

Çakır, S (1996). Osmanlı Kadın Hareketi. İstanbul: Metis.

Çakır, S., Toksa, Z. ve diğerleri. (1993). İstanbul Kütüphanelerindeki Eski Harfli Türkçe Kadın Dergileri Bibliyografyası. İstanbul: Metis.

Çakır, S. ve Akgökçe, N. (?). Kadın Araştırmalarında Yöntem. İstanbul: Sel Yayıncılık.

Dağlı, Y. ve Üçer, C. (1997). Tarih Çevirme Kılavuzu. c. 5. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Davis, F. (2006). Osmanlı Hanımı. İstanbul: YKY.

Devellioğlu, F. (2004). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Ankara: Aydın.

Dilmen, G. (2008). Ben, Anadolu-Bir Üçleme. İstanbul: Pan Yayıncılık.

Esen, N. (2000). Bir Osmanlı kadın yazarın doğuşu. Journal of Turkish Studies - Türklük Bilgisi Araştırmaları, Agâh Sırrı Levend Hatıra Sayısı I içinde. (v. 24) Cambridge, Mass.

Frilla, A. L. (1999). The memoirs of Halide Edip (1884-1964): the public persona and the personal narrative. New Perspectives on Turkey. (Fall, 21), 61-77.

Gökpınar, B. (2008). The Role of Emine Semiye’s writings in the Ottoman women’s movement. Yayımlanmamış bitirme tezi, Yeditepe Üniversitesi, İstanbul.

İnalcık, H. (2004). Osmanlı İmparatorluğu-Kalsik Çağ (130-1600). İstanbul:YKY.

Kafadar, C. (1992). Topkapı Sarayı Müzesi.Yıllık 5. 107

Kaymaz, K. (2008). İlk Türk kadın yazarlarından Emine Semiye hanım-hayatı, eserleri. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul.

Kurnaz, Ş. (1991). Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını 1839-1923. Ankara: T. C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı.

Kurnaz, Ş. (2007).Siyasi Tarihimizin İsimsiz Kahramanlarından İttihatçı Seniye Hanım. Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, (c. 2/4 Fall).

Kurnaz,Ş. (2008). Osmanlı Kadın Hareketinde Bir Öncü Emine Semiye. İstanbul: Timaş.

Kütükoğlu, M. (1986). Cevdet Paşa ve aile içi münasebetleri. Ahmet Cevdet Paşa Semineri. 199-222.

Meriç, N. (2000). Kadında Meydana Gelen Değişimlerin Tarihselliğinden Birkaç Kesit. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadının Tarihi Dönüşümü. İstanbul: Pınar, 53-79.

Necatigil, B. (1976). Sevgilerde. İstanbul: Hürriyet Yayınları.

Olick, J. K.ve Robbins, J. (1998). From “collective memory” to te historical sociology of mnemonic practices. Annual Review of Sociology, (24), 105-140.

Peirce, L. (2002). Harem-i Hümayun / Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Redhouse, S. J. W. (2001). Turkish and English Lexicon. İstanbul: Çağrı.

Tanzimattan Bugüne Edbiyatçılar Ansiklopedisi. (2001). (c. I). Istanbul:YKY.

Taşkıran, T. (1976). Women in Turkey. Istanbul: Redhouse.

Toros, T. (1998). Mazi Cenneti I. İstanbul: İletişim.

Zihnioğlu, Y. (1999). Erken Dönem Hareket-i Nisvânı’nın İki Büyük Düşünürü Fatma Aliye ve Emine Semiye. Tarih ve Toplum. (186 Haziran) 4-12.


Birincil Kaynaklar

Emine Semiye, “Bint-i Ahmet Remziye Hanımefendi Hazretlerine Cevap,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 75 (August 20, 1896-Thursday), 4.

Emine Semiye, “Cemâl-i Manevî,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 56 (April 2, 1896-Thursday), 1.

Emine Semiye, “Çocuklara Mahsus Gazete,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 61 (April 7, 1896-Thursday), 2.

Emine Semiye, “Etfâl Hakkında Elzem Olan Bazı Takayyüdât-ı Fenniyye,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 55 (March 26, 1896-Thursday), 2.

Emine Semiye, “Fenni ve Edebi Mektuplar,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 70 ( July 16, 1896-Thursday), 4.

Emine Semiye, “Fransızlar ve Biz,” Hanım, no. 1 (July 1, 1921-Thursday), 7.

Emine Semiye, “Hayat-ı İctimâiyyede Kadının Mevkii,” Yeni İnci, no. 10 (September 1, 1919- Monday), 6.

Emine Semiye, “İstikmal-i İman,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 57 (March 9, 1896-Thursday), 1

Emine Semiye, “Kadın Mecmua-i Muhteremesine,” Kadın-Selanik, no.9 (December 21, 1908-Monday), 2.

Emine Semiye, “Makbule Leman’a Hususiyetim,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 190, (December 8, 1898-Thursday), 2,4.

Emine Semiye, “Moda ve Korse,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 59 (April 23, 1896-Thursday), 1,2.

Emine Semiye, “Muhterem Biraderimiz Cavidan Beyefendiye,” Kadın-Selanik, no. 9 (December 21, 1908-Monday), 4.

Emine Semiye, “Selanik Terakki Mektebi,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 172 (August 4, 1898-Thursday), 1.

Emine Semiye, “Sıhhat,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 60 , (April 30, 1896-Thursday), 2.

Emine Semiye, “Terakkiyât-ı Nisvâniyeyi Kimden Bekleyelim?,” Mahasin, no. 10 (September 10, 1908-Monday), 734.

Emine Semiye, “Terbiye-i Etfâle Ait Üç Hikâye: Zekâvet,” Hanımlara Mahsus Gazete, no. 69 (July 9, 1896-Thursday), 5.





















[1] Jeffrey K. Olick ve Joyce Robbins tarafından yazılan makalede bu yaklaşım için, M. Focoult’ya gönderme yapılmıştır. (Olick ve Robbins, 1998, s. 126)
[2] Cemal Kafadar bu yorumu yapmakla birlikte, konuyla ilgili birkaç yetkin örneği de atlamak istemez ve dipnot olarak verir. (Kafadar, 1992, s. 169)
[3] (Dilmen, 2008, s. 87-88) Bu kısa pasajı hatırlamama vesile olan makaleyi de burada anmadan geçemeyeceğim; (Firilla, 1999, s. 64)
[4] Bu çalışmada kullanılan tek tırnak işareti içindeki vurgular şahsıma aittir.
[5] Bu tabir, bizzat Emine Semiye’nin, “Cevdet Paşa Merhumun Küçük Kerimesi” ve “Merhum Cevdet Paşa’nın Küçük Kerimesi” şeklinde bazı yazıları için kullandığı imzaya göndermedir. Bu meseleye kimlik, isim bahsinde tekrar değinilecektir.
[6] Burada vurgulanması gereken, bahsedilen kapalılığın genel duruma yansıyışıdır. Ancak Osmanlı toplumu içinde ayrıksı haller de mevcuttur. Örneğin Tezer Taşkıran, 16. yüzyıldan önceki dönemlerde, özellikle büyük şehirlerdeki alt-orta sınıfa mensup kadın-erkek ilişkilerinin gayet açık olduğunu söyler. (Taşkıran, 1976, s. 18)
[7] (Necatigil, 1976, s. 194)
[8] Behçet Necatigil’in Kitaplarda Ölmek isimli şiirine ithafen…
[9] Bu kaynak, Prof. Dr. Şefika Kurnaz tarafından yazılan ve 2008 Kasım’ında yayımlanan kitaptır. Eserin detaylı künyesi için bibliyografyaya bakılabilir. Şefika Kurnaz’ın kitabının dışında, akademik denilebilecek bir başka örnekten, Kadriye Kaymaz tarafından 2008 başında tamamlanmış, ancak yayımlanmamış bir yüksek lisans tezinin mevcudiyetinden haberdarız. Bu tezin künyesi de kaynakça da mevcuttur. Şunu belirtmek gerekir ki, bu tezin içeriği de Şefika Kurnaz’ın çalışmasına ilaveten ya da ondan çok farklı bir bilgiyi hâvî değildir. Ancak elbette bu durum, çalışmanın ciddiyetini ve ilmi emeğin gayretini göz ardı etmeye sebep olamaz.
[10] (Çakır ve Akgökçe, ?, s. 70)
[11] (Çakır ve Akgökçe, ?, s. 70)

[12] Hareketin Cumhuriyet dönemine kadarki ilk süreci 1868-1908 yılları arasında kabul edilir. (Zihnioğlu, 1999, s. 11)
[13] Harem-i Hümayun’a dâir çalışmasıyla bilinen Leslie P. Peirce, söz konusu önyargılı bakışın varlığını, Türkçeye de çevrilen kitabının Harem Efsaneleri ve Gerçekleri bölümünde, “biz Batılılar” diye başlayarak itiraf eder. (Peirce, 1996, s. 1-13; 152-199)
[14] Bu dönemlendirme için Halil İnalcık’ın çalışması yol göstericidir. (İnalcık, 2004, s. 9-10)
[15] (Battuta, 1958, s. ?)
[16] (Meriç, 2000, s. 54-55)
[17] (Taşkıran, 1976, s. 46)
[18] (Başbuğu, 1997, s. 62-63)
[19] Kız mektepleri ve kadınlar tarafından oluşturulan dernekler için; (Kurnaz, 1991, s. 113-135); (Çakır, 1996, s. 22-78)
[20] (Davis, 2006, s. 258)
[21] Fatma Aliye’nin doğum ve ölüm tarihine ilişkin pek çok farklı bilgi mevcuttur. Toplum belleğinde kadın figürlerin biyografik bilgilerinin silikliği sorunsalı bu çalışmanın muhteviyatında mevcuttur. Fakat bu yazının merkezinde kız kardeşi olduğundan, bu sorunsal Emine Semiye üzerinden tartışılacaktır.
[22] (Kurnaz, 2008, s. 55)
[23] (Cihan, 2007, s. 71)
[24] (Kurnaz, 2008, s. 26); (Kütükoğlu, 1986, s. 204)
[25] (Kurnaz, 2008, s. 26); (Kütükoğlu, 1986, s. 220)
[26] (Kurnaz, 2008, s. 26)
[27] (Semiye, 1896, no:55); (Semiye, 1896, no:56); (Semiye, 1896, no:58)
[28] (Semiye, 1896, no:59); (Semiye, 1896, no: 60); (Semiye, 1896, no:61); (Semiye, 1896, no:67); (Semiye, 1896, no:68)
[29] (Semiye, 1908, no:9)
[30] (Semiye, 1896, no:75)
[31] (Aydüz, 1999, s. 430); (Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, 2001, s. 305)
[32] (Kurnaz, 2008, s. 39)
[33] Örnek olarak şunlara bakılabilir: (Yulârkıran-Semiye, 1894, Yz. A 4296); (Selanikli-Semiye, 1895, Yz. A 4582)
[34] (Kurnaz, 2008, s. 21); (Kaymaz, 2008, s. 17) Kadriye Kaymaz’ın referansları için söz konusu çalışmanın 38 ve 39 no’lu dipnotlarına bakılabilir.
[35] (Kaymaz, 2008, s. 30)
[36] (Semiye, 1896, no:70); (Semiye, 1898, no:172)
[37] Diğer ipuçları için; (Kurnaz, 2008, 31-32)
[38] (Cihan, 2007, s. 71-158)
[39] (Devellioğlu, 2004, s. 936); (Redhouse, 2001, s. 1079)
[40] (Cihan, 2007, s. 85)
[41] Bu tarihin saptaması da Ahmet Cihan’a aittir. (Cihan, 2007, s. 71)
[42] (Cihan, 2007, s. 71)
[43] (Cihan, 2007, s. 71)
[44] (Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, 2001, s. 305)
[45] (Aydüz, 1999, s. 430); (Kurnaz, 2007, s. 624); (Toros, 1998, s. 222), (Davis, 2006, s. 253)
[46] (Kurnaz, 2008, s. 26) Aynı sayfadaki 2 no’lu dipnota da bakılmalıdır.
[47] (Kurnaz, 2008, s. 26)
[48] (Kurnaz, 2007, s. 624)
[49] (Davis, 2006, s. 253); (Cihan, 2007, 127)
[50] (Kafadar, 1992, s. 168)
[51] (Esen, 2000, s. ?)
[52] (Kurnaz, 2007, s. 626) Bu alıntı için Kurnaz’ın kullandığı kaynak, Emine Semiye’nin Hürriyet Kokuları’dır; (Semiye, 1900, no:Yz. A 4664)
[53] (Çakır, 1996, s. 58)
[54] (Kurnaz, 2007, s. 626); ((Semiye, 1900, no:Yz. A 4664): (Kurnaz, 1991, s. 146)
[55] (Coşar, 1974, s. 59)
[56] (Kurnaz, 2007, s. 626)
[57] (Coşar, 1974, s. 59)
[58] (Semiye, 1908, no:10)
[59] (Semiye, 1908, no:10)
[60] (Toros, 1998, s. 223)
[61] (Semiye, 1896, no: 55)
[62] (Semiye, 1896, no: 55)
[63] (Semiye, 1896, no: 61)
[64] (Semiye, 1898, no:172)
[65] (Semiye, 1908, no:9)
[66] (Semiye, 1896, no:70)
[67] (Semiye, 1898, no:172)
[68] (Coşar, 1947, s. 59) Bu pasaj Coşar tarafından 7 Ağustos 1908 tarihli Sabah gazetesinden alınmıştır. Emine Semiye’ye ait bu sözler, meşrutiyetin ilânından hemen sonra yaptığı bir konuşması esnasında sarf edilmiştir.
[69] (Semiye, 1919, no:10)
[70] (Semiye, 1908, no:10)
[71] (Zihnioğlu, 1999, s. 6-9)
[72] (Semiye, 1921, no:1)
[73] (Semiye, 1921, no:1)

[74] (Berktay, 2003, s. 20)

*Bu çalışma 2008 'de bir bitirme tezi olarak verilmiş ve 17-19 Nisan 2009'da Kadın Eserleri Kütüphanesi ile Kadir Has Ünv. işbirliğiyle düzenlenen "Kadın Belleğini Oluşturmada Kaynak Sorunu" başlıklı sempozyumda bildiri olarak sunulmuş ve bildiri kitabında yayımlanmıştır.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı / Tez kataloğu: http://88.249.92.190/web/catalog/info.php?idx=726599&idt=1

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder